YÖRÜK ÜMMÜHAN’IN HASTANEYE KALDIRILDIĞI GÜN

Alanya’nın Kestel Kasabası, Akdağ’ın eteklerinde yemyeşil bir manzarası var. Limon, portakal, muz, hurma, yeni dünya, avakado ağaçlarının yeşilin değişik tonlarını sergilediği yamaçlarıyla; hemen alt bölümünde ise masmavi denizi ile Kestel, yalancı dünyanın cennetlerinden bir yerdir.
            Türk’ün aklı hep yükseklerde… Bu yaylalara da Yörükler yerleşmişler. Karıkocalı ve Sarıağa Yörükleri ile karşılaşıveriyorsunuz bu yaylalarda. Özellikle Dimçay havalisi bu Yörüklerin seyrangahı… Buz gibi suların aktığı bu yöre, adeta temmuz sıcağına meydan okurcasına serinletiyor insanı. Yükseklerdeki esinti de işin cabası. Küfül küfül esiyor bir dağ rüzgarı denize doğru. Yörük Ali, kırkına merdiven dayamış, orta boylu, hafif kır saçlı, kızıl yüzlü bir adam… Kayaları yalayıp gelen dağ rüzgarına karşı döşünü bağrını açmış, uzaklara derin derin bakıyor. Yanına varıp Tanrı selamını veriyorum ve yükseklerden Akdeniz’in menekşe tarlasına benzeyen görüntüsünü seyrediyoruz. Ali, geldiğime sevindiğini söylüyor:

            -Yalnızlık Allah’a mahsus… Bu dağlarda bir konuşacak adam bulmak zor. Şimdi iş zamanı… Herkes bir yerlerde çalışıyor. Sen geldin, yalnızlığıma ortak oldun diyor.
            Diyor ama daha bir şey söylemiş değil. Uzaklara derin derin bakıp duruyoruz.
            -Bu Akdağ, tarih kitaplarında geçiyor biliyor musun?
            Ben:
            -Bilmiyorum, Akdağ tarih kitaplarında hangi konuda geçiyor? Diyorum.
            O:
            -Ben okudum, bir yerde geçiyor, burası önemli bir yer. Burada Yörükler var. Yörükler, önce dağları tutmuşlar. Buranın yerlileri Alanya Kalesinin içinde ve yakınlarında yaşarlarmış. Sonra Yörükler dağlardan yamaçlara, sonra ovaya ine ine Alanya’yı zaptetmişler. Alanya yöresi hep Yörük…
            Yine bir sessizlik oluyor. Alanya Kalesine bakıyoruz. Denize doğru uzanan koca bir çıkıntının üzerinde heybetlice duruyor.
            Yörük Ali devam ediyor sonra sonra:
            -Şimdi bizim gençler Yörük olduklarını söylemeye utanıyorlar. Onlar, Yörükleri dağda gezen adamlar diye biliyorlar. Şimdi şehirli oldular. Yörüklük kabalık gibi, görgüsüzlük gibi geliyor onlara… Sen okumuş yazmış bir adamsın bu doğru mu?
            Yörük Ali’nin derdini öğrendik. Eski Yörük hikayeleri ile büyüyen, Yörüklüğünden gurur duyan Ali, gençlerin Yörüklüğe sahip çıkamamasından şikayetçi.
            Ben:
            -Üzülme be Ali. Belki kabahat bizdedir. Biz, çocuklarımıza anlatamadık belki de. Belki onlar şehirdeki zenginliğin karşısında ezildikleri için böyle olduklar. Kendilerindeki serveti bir gün görecekler emin ol.  Sabırlı olmak lazım.
            Kafasını sallıyor. Yörük Ali’nin ailesini merak ediyorum. Bir ihtiyar anası var. Babası 30 yıl önce ölmüş. Beş kardeşler. Bizi alıyor evine götürüyor. Karısı Dürdane de komşu köyden bir Yörük kızı. Ersan ve Elif isminde iki çocuğu var. Sarışın, renkli gözlü çocuklar. Yörük çocuklarının bir çoğu çocukluklarında böyle apalak ve sarışın oluyorlarmış, sonra dönerlermiş esmerliğe. Tatlı mı tatlı kuzucuklar bunlar.
            ÜMMÜHAN ANA NİYE HASTANEYE KALDIRILDI?
             Ali’nin anası Ümmühan, 65 yaşında görmüş geçirmiş bir Yörük anası. Yüzündeki derin çizgiler bunu söylüyor. Sağlığının nasıl olduğunu sorduğumuzda Ümmühan Ananın yakın tarihte kısa süreliğine de olsa hastanede yattığını öğreniyoruz. “Geçmiş olsun, hastalığınız neydi?” diye soruveriyoruz. Ümmühan Ana anlatıyor:
            -Akşam televizyonda haberleri izliyordum. Amerikan gavurunun Irak’ta askerlerimizin başına çuval takıp götürdüklerini duyunca oraya bayılmışım. Gelin beni bulmuş, hastaneye kaldırdılar. Doktor, kötü bir haber mi aldın, şoka girmişsin dedi. Doktora da anlattım.
            Ali, lafa karışıyor.
            -Anam, Irak’ta Türk bayrağını yaktıklarında da böyle hastalandı.
            Ümmühan Anaya sarıldım, bir daha elini öptüm.
            -Ana, üzülme… Bu memleket böyle şeylerle dize getirilmez, emin ol.
            Ümmühan Ana:
            -Oğlum, bak sana ne diyeceğim. Benim dedem, buralarda yıllarca düşmanla çete kurup savaşmış. Bir gün, yukarı Akdağ’a gelmiş ve karısını çoluk çocuğunu görmeye. Büyük anam onun karşısına dikilip demiş ki:
            -Niye geldin Yörük Efe… Karıyın koynuna girmeye mi?  Ayyıldızlı bayrak gavurun elinde dururken seni eve alacağımı mı sandın? Mustafa Kemal harp ederken buralarda işin ne?
Yörük Efe, boynunu bükmüş, üç gün yukarıda kara mağarada dinlenmiş ve çekmiş düşman üstüne gitmiş yine.
 Yıllarca savaştılar, hep bu al bayrak için. Biz onların hikayeleri ile büyüdük oğlum. Yörüklüğü öyle kolay mı belledin? Bu Amerikan gavuru dek durmayacak oğlum, dek durmayacak. O yüzden Yörüklük damarım tutuyor, yüreğim cızılayıp duruyor. 
Yorum Gönder

Popüler Yayınlar