Ölümden başkası yalan… / S.Burhanettin AKBAŞ

Ölümden başkası yalan… 

Radyoda çalan şarkı böyle diyor: “Dünyada ölümden başkası yalan.” Her canlı ölümü tadacağına göre, aslında hepimiz hayatın hengamesi içinde ölümün farkındayız ama nedense ölümü fazla düşünmemeye çalışıyoruz. Öyle ya… Ölümü düşünmek bizi yoruyor. Ölümü düşünmek bizi hüzünlendiriyor. Ölümü düşünmek bir noktada hepimizin elini kolunu bağlıyor. O yüzden bu koşturmacaya kaptırıveriyoruz kendimizi ve unutuveriyoruz ölümü. Ölümü unuttuğumuz zaman rahata erdiğimizi sanıyoruz. 
Ölüm ise sanki köşe başında bekler gibi bekliyor hepimizi. Zaman zaman karşımıza şöyle bir çıkıp kendini hatırlattığında ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Her ölünün ardından gözyaşı dökerken aslında sadece vedalaştığımız kişi için değil, aslında bir parça da kendi ölümümüze ağlıyoruz. 
İmanımız mı sağlam değil ki ölüm karşısında çaresizliğimizi çözmeye çalışıyoruz? Hayır, bence hepimiz ahiret konusunda hemfikiriz. Ondan zerre şüphemiz olmasa da, ben de dahil herkes ölüm konusunda istediği kadar ahkam kesse de yine de içimizde bir ürperti var. Dünyaya gelirken yaşadığımız ürpertinin bir benzeridir bu. O zaman ne olduğunu anlamaya çalıştığımız bir dünya vardı karşımızda. Şimdi de benzeri bir durum söz konusu sanki. 
Gidenlerin her biri memnun ki yerinden, hiçbiri de orada neler olup bittiğinden haber vermiyorlar. Sürekli büyüklerimizle vedalaşıyoruz, dostlarımız, kardeşlerimiz, analarımız, babalarımız, nineleriz dedelerimiz gidiyor bir bir. Komşularımızla, tanıdıklarımızla, tanımadıklarımızla vedalaşıyoruz. Demek ki bu işin bir sırası var. Yaşlı, genç, çocuk, kimsenin gözünün yaşına bakılmadan, vade dolup sayılı nefesler tükenince veda kaçınılmaz oluyorsa, bizim için kadere rıza göstermekten başka çare var mı? 
Ete kemiğe bürünüp ademoğlu olarak göründüğümüz bir gerçektir. Beden denilen emanetin içinde bunca zaman dönüp durduğumuz da bir gerçektir. Topraktan ve kan pıhtısından yaratılan bedenimizin bu dünyaya ait olduğu da bir gerçektir. Bizim önümüzde ise iki kapılı bir han olduğuna göre, diğer kapıda neler bizi bekliyor? Geldiğimiz yere geri mi gidiyoruz? Yoksa bütünün parçaları olarak asıl parçamıza dönüş mü yapıyoruz? 
Kocamaz denilen gönül, sekizinde neyse sekseninde odur. Bu nasıl oluyor? Bedenimiz farklı bir zamanı yaşarken, ruhumuz başka bir zaman dilimini mi yaşıyor? Öyle olmalı ki, ağaran saçlarımız, dökülen dişlerimiz, bükülen belimiz içimizdeki genç adamı asla yaşlandıramıyor. Öyleyse ölüm sadece bedenimiz için olmalı… Ölürse tenler ölmeli, bu genç adamın hiçbir zaman öleceği yok. 
Ölüm hakkında çok şey bilmek, ölüm hakkında bir tecrübe kazanmış olmak manasına gelmiyor. Herkes ölümü aynı tecrübeyle yaşıyor. 
Eskiler hayırlı ölüm dilerlerdi. O zaman manasını çok da anlayamazdım. Şimdi anlıyorum ki hayırlı ölüm dileyenler haklılar. İnsanoğlu kaderinin kendisini nereye götürdüğünü bilemez ama yine de böyle bir dilekte bulunmak her kulun hakkıdır diye düşünüyorum. 
Bir emaneti taşıdığımız gerçeğini yaşarken dünyada da iyi şeyler bırakmak telaşındayız. Hele hele çocuklarımızı ayaklarının üzerinde dururken görmemiz bizim için daha ferahlatıcı olacaktır diye düşünüyorum. Lakin yine bahtlarının açık olmasını arzu etmekten başka da çaremiz yoktur. Arkamızdan iyi şeyler söylensin istiyoruz. Yaptığımız iyiliklerle anılalım, güzel insan, iyi insan desinler diye uğraşıyoruz. Rabbin huzuruna da iman ile Kur’an ile varalım istiyoruz. Kul hakkından korktuğumuz kadar hiçbir şeyden korkmuyoruz. O yüzden, helallik istemek ve helalleşmek bizim kültürümüzde ne kadar önemlidir. 
Allah mala çokluk vermiş ama cana çokluk vermemiş. İşte dünyanın adaleti burada yatıyor. Bir noktadan bakıldığında açlığın da tokluğun da çok bir hükmü yok. İster gecekonduda yaşa istersen süper lüks villada yaşa… Ömür, vade denilen bir süreye bağlı… 
Şair: “Ölümden ne korkarsın / Korkma, ebedi varsın” diye insanoğluna seslenirken belki hayat karşısında daha cesur olmamızı öğütlüyor ama “ebedi olduğumuzu bilen bizler” yine de “ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı” demekten kendimizi alamıyoruz. 
“Bu dünyada her şey boş, her şey yalan” diyen büyüğüm, bu dünyanın yalan olduğu doğru ama bu dünyada her şeyin boş olduğu doğru değil. Sadece ve sadece bir gönüle girdin ise, bu dünya yine anlamlıdır. 
Bir gönülü yaptın ise 
Er eteğin tuttun ise 
Bir kez hayır ettin ise 
Binde bir ise az değil 
O yüzden “ölümden başkası yalan” diyenler, ölümün gerçeğini ortaya koymuşlar ama hayatın özünü ortaya koyamamışlardır. Ölüm gerçek olduğu için hayat yalan değildir. Hayat, içini iyice doldurabileceğimiz bir testi gibidir. Biz ölünce o testiyi alıp yanımızda götüreceğiz. Yanımızda götürdüğümüz bu testiyi sadece biz göreceğiz, başkaları değil. 

ÖLÜM ALAYINA BAŞIMIŞ MEĞER… 
Yavrusunu yitiren bir ana, acısını dile getirdiği ağıtında şöyle diyor: 

Havaslık eyledim yavru getirdim 
O da hayal ile düşümüş meğer 
Yavrumu gözümden ayıramam derdim 
Çektiğim emekler boşumuş meğer 

Alnımıza yazılan kara yazıdır 
Allah’tan gelene kulu razıdır 
Yavrusu olana bahar yazıdır 
Yavrusu olmayana kışımış meğer 

Bunu böyle yapan Zülcelal Hak’tır 
Keramet deryası ihsanı çoktur 
Yokladım yavrumu, yaresi yoktur 
Yürek de yaresi beşimiş meğer 

Beş gün evvel düşünü gördüm 
Yaradan Allah’a sığındım kaldım 
Dünyada yavrusuz durmam derdim 
Ana ilen baba taşımış meğer 

Bu gece bizlere bin yıl oldu 
Çağırdı ahbapları, yanına geldi 
Kendisi gitti de gelini kaldı 
Uçurdum yavruyu kuşumuş meğer 

Aman Allah yoramadım düşümü 
Gaflet bastı, kaldıramadım başımı 
Azrail’e aldırdım yavru kuşumu 
Ölüm alayına başımış meğer 
0