İLLÂ EDEP İLLÂ EDEP... /S.Burhanettin AKBAŞ

İLLÂ EDEP İLLÂ EDEP... 

Şair demiş ki: 
“Ehl-i irfan arasında aradım kıldım talep 
Her hüner makbûl imiş illâ edep illâ edep”
 
Siz de ne hünerler, ne cevherler bulunursa bulunsun bir insanda birinci derecede aranması gereken vasıf edeptir demek istiyor. 
Bir başka şair “edeb”in kaynağını da açıklayarak şöyle diyor: 
“Edep bir tâc imiş nûr-ı Hüdâ’dan 
Giy o tâcı emin ol ber belâdan”
 
Edep, Allah’ın nurundan bir taçtır insan için / Bu tacı giyen bütün belalardan uzak olur. 
Biz, insanımızı anlatırken “Osmanlı terbiyesi görmüş” , “Osmanlı Beyefendisi” ya da “tam bir Osmanlı kadını” diye onun terbiyesini övüyoruz. Çünkü, Osmanlı toplumunda tanıdığımız birçok kabiliyetli ve büyük insanın kendini anlatırken gururdan, yani nefisten uzak ifadeler kullandıklarını görüyoruz. Mesela Yunus Emre kendine “miskin Yunus” diyor. Divan Edebiyatımızın en büyük şairlerinden biri kendisine “Fuzuli” mahlasını uygun görmüş. Yine birçok devlet adamı, kalem üstadı kendisini anlatırken se’vedubu (çala kalem bir şeyler yazan), ez’aful küttap (en zayıf yazıları yazan), müznib (günahkar), bendeniz (köleniz, kulunuz) gibi ifadeleri kullanıyorlar. Hatta daha son yıllara kadar içimizde, nesilleri tükenmekte olan bazı insanlar, karşısındakilere “zât-ı âliniz” diye seslenirlerdi. Biz bugün kimseden bunları yapmalarını bekleyemeyiz. Hem zaten bugünkü anlayışta bu yapmacık ve göstermelik olur. Ben bu örneklerde Osmanlının edebe ne kadar dikkat ettiğini ve insanın edepli oluşunun nasıl bir değer teşkil ettiğini ifadeye çalışıyorum. 
1519-1520 yıllarında Koca Bali Paşa, Polonya, Macaristan ve Almanya seferlerinde çok üstün bir başarı sağlamış. Bali Bey, sultanın da yakın bir akrabasıdır. Hemen sultana dilekte bulunarak bu başarılarından dolayı kendisine bir tuğluk (bugünkü manada tümgenerallik) verilmesini istemiş. Sultanın cevabı ilginçtir:“Şimdi sen dahi bu iyilikleri şükrünü yerine getirmeye çalışasın ve her iş Allah’tandır, bunu bilesin ve katiyen nefsine gurur getirmeyesin.” Kendisine tuğluk verilmediği gibi, padişahın çok ince bir uyarısıyla da karşı karşıya kalıyor. 
İşte burada her şey netleşmeye başlıyor. İnsanı edep sınırlarının dışına çıkaran şeylerden biri “nefsine gurur getirmesi” olarak açıklanıyor. Halk arasında “ne oldum delisi olmak” diye başlayan şey bu olsa gerek. 
Hele hele bir devlet memuru nefsine gururu getirir de maiyetindekilere ve kendisine işi düşen halka eziyet etmeye başlarsa, sultanın söylediği sözleri ona hatırlatacak birilerine ihtiyaç vardır. Çünkü, mahkeme kadıya mülk değildir. Kimsenin oturduğu koltuk, edepsizliğine müsamaha getirmez. 
Bu ülke ki, her köşesinde bir kubbe, her sokağında bir türbe bulunan, dula, yetime, sakata teselli dağıtılan bir yerdi. Burada insanların başkalarını horlamaları, dışlamaları, azarlamaları örfümüze aykırıdır ve bunu kimse kendisinde bir hak olarak göremez. 
Bernard Grenard: “Devletten müstakil hiçbir otorite yoktur. Hiçbir kimse resmi görevinin getirdiğinden başka bir şekilde otoriteye sahip olamaz. Kıymet yalnız hizmet merkezindedir”diyor. Stuart Mill ise “Bir devletin değeri onu oluşturan fertlerin değerine eşittir” demektedir. Bizim geleneğimizde bu yok mudur? Hem de âlâsı vardır. Osman Bey, oğluna vasiyet ederken ne diyordu:“Ey oğul, sabretmesini bil. Hiçbir şey vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu unutma! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” 
Şunu asla unutmamak gerekiyor ki; devlet, millet için vardır ve insan, yaşatılması gereken, değer verilmesi gereken en önemli varlıktır. 
Çağımızın delirmiş aklı, nefsin eline geçince insanoğlu makam, mevki ile kendisine gurur yapmakta ve bu gurur da halka, millete, ya da maiyetindeki insanlara eziyet şekline dönüşmektedir. Muhammed İkbal, çağımızı en iyi yorumlayanlardan biri olarak bu durumu sevgi eksikliğine bağlamaktadır. Ben ise, edebe bağlayanlardanım. 
Çünkü edepli olsalardı, şeytanla arkadaşlık edip gıybet etmezlerdi. 
Edepli olsalardı, insanlara çamur atıp sonra da attıkları çamura kendileri batmazdı. 
Edepli olsalardı, ahiret gününe inanır ve bu dünyada yapılan her türlü iftiranın kul hakkına gireceğini bilir ve Allah’tan korkarlardı. 
Edepli olsalardı, bir gönül yıkmanın dahi neyi ifade edeceğini okur öğrenirlerdi ya da Seyrani Baba’nın “Gönül, Kabe’dir yıkma Seyrani” sözünü bilirlerdi. 
Edepli olsalardı, küfürle yatıp küfürle kalkacak kadar alçalmazlardı. 
Edepli olsalardı, sabretmesini bilirlerdi. 
Edepli olsalardı, insanın değerini bilirlerdi. 
Edepli olsalardı, her makamı, mevkiyi Allah’tan bilirlerdi. 
Eskiler “Usule riayet etmeyen vusülden mahrum kalır” derlermiş. 
“Vusül” Arapça’da “ulaşma, gelme, varma, erişme, yetişme” anlamlarına gelen bir sözcüktür. Bu sözle anlatılmak istenen ise “ne kadar güzel amaçlar edinmiş olursanız olunuz, doğru yol ve yöntemlerle hareket etmiyorsanız başarıya ulaşamazsınız.” demektir. 
Buradaki “usul” ise, edeptir, terbiyedir, nezakettir, alçak gönüllülüktür, adam gibi adam olmaktır, güzel söz kullanmaktır, insanları kırmamaktır.. 
Öyleyse sıkıntımız da belli oldu. 
“Vusülsüzlüğümüz, usulsüzlüğümüzdendir.”
 
0