ŞAKİR SUNGAR VE FİLİĞİN EMİN ROMANI ÜZERİNE

Şakir Sungar, 1907 yılında Kayseri’de Camikebir Mahallesinde dünyaya gelmiştir. Babasının adı Kamil, annesinin adı Necmiye’dir. İlk ve orta öğrenimini Kayseri’de tamamladıktan sonra Kayseri Lisesi’nde okumuş, onuncu sınıftan ayrılıp1933-1934 yıllarında öğretmenlik hayatına başlamıştır. Üç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra İstanbul’a giderek “Son Posta” gazetesinde çalışmaya başlamıştır. İki yıl bu gazetede polis muhabirliği yapmış ve Cumhuriyet gazetesine geçmiştir. İki yıl da burada çalıştıktan sonra Tangazetesinde muhabirlik yapmıştır. Hakikat gazetesinde adli konularla ilgili röportajları yayınlanan Sungar, bu yazıları ile edebiyat dünyasına adım atmış oldu. İkinci Dünya Savaşı devam ederken Tan ve Hakikat gazetelerindeki görevlerine devam etmiş, İstanbul’un işgal edilmek gibi korkulu günler yaşaması üzerine evini Kayseri’ye taşımış, 1940 yılında da kendisi Kayseri’ye gelmiştir.


       

         Sungar’ın Kayseri’deki geçen günlerinde zamanın Kayseri Valisi Cavit Ünver’in isteği üzerine Kayseri gazetesinin başına geçtiğini ve 1948 yılına kadar da bu gazetedeki görevini sürdürdüğünü görüyoruz. Bir taraftan  da İl Basımevi Müdürlüğü görevini yürütmüştür.

         Sungar’ın ilk kitabı 1946 yılında yayınlanır. “31 Mart Vakasının Suçluları Nasıl Yargılanmıştır?” adını taşıyan bu eser, yazarın tarihi konulara gösterdiği ilginin de bir göstergesidir.

         Bu eseri 1947 yılında “Öğretmenin Esrarı” takip eder. Kayseri’deki Hınçak Örgütünün Faaliyetlerine de yer verdiği “Filiğin Emin” isimli romanı ise 1948 yılında basılmıştır. (Romanın kapağında ise 1944 yılında Kayseri’de Sümer Matbaasında basıldığı yazılmıştır. Ali Rıza Önder’in Kayseri Basın Tarihi isimli eserinde 1948 olarak geçmesinin nedenini çözebilmiş değiliz.) 1948 yılında“Zincidere’de Neler Gördüm?” isimli eseri, 1965 yılında “Kayseri Rehberi”,1969 yılında ise “Ankara Rehberi” yayınlanmıştır.

         Yazarın “Boz Ahmet’in Osman” isimli eseri ise Başak Film tarafından filme alınmıştır. Bu romanın hangi Kayseri gazetesinde tefrika edildiğine dair bir kayda rastlayamadık. Sungar’ın 1949 yılında Erciyes Postası isimli bir gazete çıkarmış olması, belki bu tefrikanın bu gazetede yapılabileceği umudunu doğurmaktadır.

         Sungar, 1951 yılında Ankara’ya giderek bir yıl Ulus gazetesinde çalışmıştır. 1952 yılında tekrar İstanbul’a dönüş yapmış ve Altıok dergisini kurmuştur. On beş günde bir çıkan bu dergi, 1960 yılına kadar devam etmiştir.“Saat On Bir Buçuğu Geçti” isimli bir yazısı yüzünden hüküm giymişse de 27 Mayıs İhtilalinden sonra ceza afla düşürüldüğünden hapse girmemiştir.

         1960 ihtilalinden sonra Kayseri’ye gelen Sungar, Hakimiyet ve Emelgazetelerinde yazılar yazmaya başlamıştır. Beyin kanaması geçirerek yazı hayatına bir süre ara vermekle beraber, 1970 yılına kadar Emel gazetesinde yazılarını sürdürmüştür.

         Ankara’da geçen günlerinde “Orman İşletmesinde Neler Gördüm”isimli bir kitabının yayınlandığı da belirtilmektedir. Ayrıca Kayseri’de kaleme aldığı “Yavuz’un Elçisi” isimli tiyatro oyununun 29 kez Güzel Sanatlar Derneğince oynandığı bilinmektedir. “Gedik Ahmet Paşa” isimli eseri ise Karayolları Bölge Müdürlüğünce  sahnelenmiştir. 1970 yılında Kayseri’yi turistik yönden tanıtan “Turizm ve Turist” isimli eseri yayınlanmıştır.

         1971 yılında ise yazarın Kayseri’de çıkarmaya başladığı “Gerçek” adlı haftalık gazetede “Kaderin Cilvesi” isimli bir romanı tefrika ettiği ve bunun da yazarın takip edebildiğimiz son eseri olduğu anlaşılmaktadır.

         Ali Rıza Önder, Kayseri Basın Tarihi isimli eserinde Şakir Sungar’ın çıkardığı “Erciyes Postası” gazetesinin aynı adı taşıyan ikinci gazete olduğunu belirtir. Birincisi 1947 yılında Mehmet Yeğenağa tarafından çıkarılmıştır. 1948 yılının Ağustos ayında başlayan bu ikinci gazetede Şakir Sungar, sahibi ve yazı işleri müdürü olarak gözükmektedir. Gazetenin nüshaları Milli Kütüphanede olup 10 Ekim 1950’de yayınına son vermiştir.

         Şakir Sungar’ın bu dönem içerisinde çıkardığı ikinci gazete olan “Orta Anadolu”, 1949 yılının 10. ayında yayınlanmaya başlamış ve aynı yılın 24 Kasımında yayınına son vermiştir. Bu süre içerisinde gazete 14 sayı devam ettirilmiştir.

         1951 yılında Şakir Sungar’ı “Erciyes” gazetesinin yazı işleri müdürü olarak görüyoruz. 1951 yılı içerisinde kapanan gazetenin kaç sayı sürdürüldüğüne dair bir bilgi yoktur.

         Görüldüğü gibi Kayseri basın tarihinin önemli şahsiyetlerinden olan Sungar’ın gazetecilik kimliğinin öne çıktığı bazı kitaplarının dışında edebiyat alanında da eserler vermiş olması kayda değerdir. Özellikle onun romanları ve tiyatroları konusunda bugüne kadar ciddi çalışmalara rastlamış değiliz.

         Özellikle bu eserlerin basıldığı yıllar düşünülecek olursa eski basımlarının toplanarak bir araya getirilmesi, tiyatrolarının ve romanlarının yeniden basımı yerinde bir karar olacaktır. Eğer bu çalışmalar yapılabilirse, hem yeni nesillerin Sungar’ı tanıması sağlanmış olur, hem de Sungar’ın eserleri üzerine akademik çalışmaların yapılmasına da vesile olunur.   





         “Filiğin Emin RomanıÜzerine”

         1944 yılında Kayseri’de Sümer Matbaasında Şakir Sungar imzasıyla bir roman yayınlanır. Romanın adı: “Filiğin Emin Balta ile Nasıl Öldürüldü?” Romanın yazarı önsöz bölümünde bu romanı bizim için önemli kılan bazı açıklamalar yapmaktadır. “Aziz Kayserililer! Ben bu eseri daha ziyade siz hemşehrilerim için yazdım. Bu kitabın diğer romanlar gibi bir hayal mahsulü olduğunu zannetmeyiniz. Bilhassa kırk yaşından yukarı olan hemşehrilerim uzak hatıralarını araştırırlarsa, aradan otuz sene geçmesine rağmen hâlâ hepimizde milli ve vatani hislerimizi canlandıran bu feci vakayı hatırlamakta güçlük çekmeyeceklerdir.”

İşte bizim dikkatlerimizi çeken bu açıklamadır. Yazar, 1944 yılında yaşı kırkın üzerinde olan Kayserililerin bu romanda anlatılan hadiseyi hatırlayacaklarını söylüyor. Bu feci bir cinayet hadisesidir. Yazarın ifadesine göre, bu feci cinayet hadisesinin milli ve vatani yönleri bulunmaktadır.

         Yazar önsözün ikinci paragrafında öyle ciddi bir kaynak kişi sunar ki bizim bu romana ilgimiz kat be kat artmaktadır. “Kitabın esası, o zamanlar mesleği icabı bu hadisenin tahkikatiyle bizzat meşgul olan ve halen yetmiş beş yaşlarında (yıl 1944) bulunan memleketimizin tanınmış simalarından B. Emin Erman (Zıllıoğlu)’ndan alınmıştır. B. Emin Erman bir komiser mütekatdidir. (emekli) O, uzun bir meslek hayatında tesadüf ettiği sayısız vakaları içinde, üzerinde ehemmiyetle durduğu ve hatırasında unutulmaz ve silinmez izler bırakan bu vakayı daha da yaşamış gibi bütün detayları ile hatırlamaya muvaffak olmuştur.”

Yazarın bu sözlerinden net bir şekilde anlıyoruz ki Kayseri’de yaşanan bu tarihi olayı yaşayan ve nakleden kişi olarak emekli komiser B. Emin Erman’ın 75 yaşında iken anlattığı bu hadise, yazar tarafından kaleme alınmış ve bu roman meydana gelmiştir.

         Yazarın önsözdeki üçüncü paragrafını ise, romanın konusunun ne kadar önemli olduğunu ortaya koyan bir ifade olarak kabul edebiliriz. Yazar diyor ki:“Bu eser, aynı zamanda o zamanlar İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesinin Mabeyn ve Babıali üzerinde yaptığı tesir ve nüfuza dayanarak Taşnak gibi, Hınçak gibi Ermeni cemiyetlerinin memleketimizde çevirdikleri entrikalara da temas etmesi bakımından çok mühimdir.” Anlaşılan o ki “Filiğin Emin Balta ile Nasıl Öldürüldü?” adlı roman Kayseri’de Ermenilerin Taşnak ve Hınçak örgütlerinin işlediği bir cinayeti anlatmaktadır. Böyle bir romanın tarihe ne kadar ışık tutacağını az çok tahmin edebiliriz. Yazarımız, Kayserili gençlerin bu romandan büyük ibretler çıkacaklarını söylüyor ve “bu hadiseyi öğrenmek bugünkü Kayseri gençliğinin ibret nazarları önüne açmayı bir vatan ve memleket borcu telakki ediyorum” diyor. Öyleyse bize düşen görev de belli olmuş oldu. 1944 yılında Kayseri gençliğinin alması gereken ibretleri bizim de öğrenmemizde büyük faydalar var. Kayseri’nin tarihinde yer alan bu hadise, bugün de insanımıza büyük ibretler verecek diye düşünmekteyiz.

         Filiğin Emin, 1893 yılında Kayseri’de doğmuş. Çünkü, roman “Bundan elli bir sene evveldi” cümlesiyle başlayarak Filiğin Emin’in doğumunu anlatarak başlamaktadır. Kayserimizin yetiştirdiği değerli tarihçi Halit Erkiletlioğlu romanının tarihsel çizgisini şöyle tespit etmektedir:

“Filiğin Emin in hunharca öldürülüş tarihi kesin olarak 1913 senesinin nisan ayıdır.

Çünkü: 1)Roman "bundan 51 sene öncesi idi" diye başlamaktadır.

ROMANIN YAZILIŞ TARİHİ 1944 olduğuna göre 1944-51 = 1893 tarihini buluruz. Buna 9 ay 10 gün hamilelik süresini eklersek 1894 kahramanımız Emin in doğum tarihidir. 17 yaşında öldürüldüğüne göre 1894 tarihine 17 eklersek 1911 tarihini buluruz. (buradaki bir iki senelik sapma muhtemelen Serkomser Emin Bey in hatırlama yanlışlığından, o zaman kullanılan hicri takvimin milâdi takvime çevrilme farkından veya ay farklarından kaynaklanmıştır diye düşünmekteyim)

2-) Romanın 9. bölümünün sonuna doğru Balkan harbinin 6 ay önce başladığı yazılmaktadır. Bilindiği gibi Osmanlı devleti tarafından 8 Ekim 1912 de Karadağ a, 16 Ekimde Bulgaristan ve Sırbistan a ve 18 Ekimde Yunanistan a harp ilân edilerek Balkan harbi başlamış idi. Ekim 1912 den 6 ay sonraya gidersek Nisan 1913 tarihini buluruz ki bu tarih kesin olarak cinayetin işlendiği tarihi vermektedir.

3-) Emin in kaybolduğu günlerde gece gündüz dinmeyen bir yağmur ve yakalanan insanların pardesülü olduğu anlatılmaktadır ki Kayseri ikliminde böylesine devamlı yağmur ancak nisan ayında yağar.”

         ROMANIN ASIL KAHRAMANI :KOMİSER EMİN BEY


         Romanın asıl kahramanı Filiğin Emin değil, cinayete kurban giden bu gencin faili meçhul olayını çözümlemeye çalışan Komiser Emin Bey’dir. Romanın beşinci bölümünde devreye giren Emin Bey, romanın sonuna kadar (son bölüm 20. bölümdür) olayların asıl belirleyicisidir ve roman onun etrafında  gelişen olaylarla meydana gelmektedir. 5. bölümün başlangıcında yazar Komiser Emin Bey’i şöyle tarif etmektedir: “Komiser Emin bey, kırk yaşlarında, uzunca boylu, esmer ve sert bakışlı bir adamdı. Tertemiz kıyafeti, itina ile kıvrılmış uzun bıyıkları ve ceketinin kollarından taşan kolalı gömleği ile Hamit devrinde eşine pek az rastlanan şık ve kibar bir zabıta memuru idi.”

            Yazar önsözün ikinci paragrafında “Kitabın esası, o zamanlar mesleği icabı bu hadisenin tahkikatiyle bizzat meşgul olan ve halen yetmiş beş yaşlarında (yıl 1944) bulunan memleketimizin tanınmış simalarından B. Emin Erman (Zıllıoğlu)’ndan alınmıştır. B. Emin Erman bir komiser mütekatdidir. (emekli)” diyerek romanın asıl kahramanının gerçek bir kişi olduğunu açıklamış ve böylece romanda  anlattığı olayın da Emin Erman Bey’in hatıralarına dayandığı da açıklamış olmaktadır.

         Osmanlı Devletinde ilk defa polis teşkilatı 10 Nisan 1845’te polis (zabıta) teşkilatı  12 Rebiülevvel 1261 tarihli nizamname ile kurulmuştur. Yazar, Komiser Emin Bey’i anlatırken “Hamit devrinde eşine pek az rastlanan” diye bir ifade bir kullanmaktadır. Bunun sebebi şu olabilir: Sultan Abdülhamit Han’ın saltanatı 31 Ağustos 1876 - 27 Nisan 1909 tarihleri arasındadır. Bu dönem Osmanlı Devletinin oldukça sıkıntılarla geçen yıllarıdır ve ilk defaAbdülhamit Han, güvendiği devlet memurlarından oluşturduğu Polis Teşkilatı ile bir kısım olayların üzerine gitmeye çalışmış; hatta Anadolu’da ve İstanbul’daki Ermeni faaliyetlerini güvendiği polislerle kontrol altına almak istemiştir.  Devletin güvenliği için oldukça özverili çalışan bu memurlar, devlete karşı hain planlara sahip olan insanların tepkisini çekmiştir. Bunlar arasında İngiltere gibi ülkeler olduğu gibi, o devirde Anadolu’da Protestanlığı da yaymak için misyonerler yollayan Amerika vardır. İngiltere ve Rusya, gayrimüslim azınlıktan Ermenileri  himaye altına almışlardır. Rusya, ayrıca Ortodoks Rumlara karşı da himayekar bir tavır içerisindedir. Bütün bu siyasi emelleri bertaraf etmek için Abdülhamit Hanın güvenebileceği bir asayiş birimi zabıta (polis) teşkilatı olmuştur. Aynı zamanda istihbarat görevi de üstlenen bu polislerden Ermenilerin ve Rumların da şikayetçi olmaları manidardır.

         ABDÜLHAMİT’İN POLİSLERİ DAHA SONRA TEŞKİLAT-I MAHSUSA’DA GÖREV ALDILAR

             Harbiye Nazırı Enver Paşaya bağlı olarak 1913 yılında kurulan Teşkilat-i Mahsusa nın daire başkanı, Süleyman Askeri Bey idi. Dr. Philip H. Stoddard a göre 1916 yılında personel sayısı 30 bin kişiye ulasan örgüt ajanlarının büyük bir kısmı, uzmanlardan oluşmaktaydı. Örgütte doktorlar, mühendisler, gazeteciler, politikacılar ve subayların yanı sıra, geçmişi oldukça karanlık ama sadakatlerinden kuşku duyulmayan gerilla savaşı uzmanları da yer alıyordu. Böylesine zengin bir "ajan kadrosu"na sahip olmasına rağmen Türkçe ve yabancı dillerde yayınlanan kitaplarda  Teşkilat-i Mahsusa dan pek söz edilmemesi, söz edenlerin de yeterince bilgi vermemesi, Stoddard a göre teşkilatın faaliyet alanı ve personel sayısını  gizli tutmakla yükümlü olan Osmanlı devlet adamlarının bir taktik  başarısıydı. Bu asrin ilk çeyreğinde faaliyet gösteren Teşkilat-i Mahsusa, o yıllarda dünyanın en güçlü ve en etkin örgütlerinden biriydi. Ortadoğu ve Kuzey Afrika başta olmak üzere üç kıtada örgütlenen Teşkilat-i Mahsusa ajanlarının pek azı örgüt mensubu olarak tanınıyordu. Resmi üyelik listeleri bulunmamakla birlikte Kuşçubaşı Eşref’e göre böyle bir listenin yayınlanması, Ortadoğu daki birçok devlet adamını rahatsız edecekti.

         Casusluk ve karşı casusluk faaliyetleri tarih boyunca olagelmişti ama, doğrusu bunun Batılı anlamda müesseseleşmesi ilk olarak Teşkilat-i Mahsusa ile gerçekleşti. Abdülhamid dönemi de dahil, bundan önceki dönemlerdeki casusluk faaliyetleri padişahın şahsına bağlı olarak yapıldığı için, sağlıklı bir örgüt yapısı oluşturmak da pek mümkün değildi. O yüzden böyle bir örgüt kurulmuş ve 30 bin gönüllü ile çalışır hale getirilmişti.

         Romanda Emin Bey’in gösterdiği cesaret ve tavır bu noktadan ele alındığında İttihat Terakkinin İslamcı ve Türkçü bir politikalarıyla oldukça örtüşmektedir. Teşkilat-ı Mahsusanın da amacı özetle, İslam dünyasını ve Müslüman Türkleri bir bayrak altında toplamak, yani geniş imparatorluk coğrafyasında yerine göre Panislamizm, yerine göre de Pantürkizm yapmaktı. Ancak İttihatçı kurmayların sanıldığı kadar hayalperest olmadıklarını da söylemek gerek. Çünkü onlar bu fikirleri işgalci güçlere karşı (İngiltere ve Rusya gibi) bir koz olarak kullanıyorlardı.

         Romanın 15. bölümünde sorgu hakiminin yan çizmesine karşı söylettirilen şu sözler Komiser Emin Bey’i tahlil etmek için ifade ettiğimiz görüşleri doğrular mahiyettedir: “Sorgu hakimi gittikten sonra Komiser, onun söz ve hareketlerinin ifade ettikleri manaları tahlile çalışıyorsa da hiçbir sonuca varamıyordu. Acaba bu adam hangi amaçla canileri korumak istiyordu? Yoksa o da Ermenilerin para tuzağına mı düşmüştü? Komiser, böyle bir meselede paranın hiçbir rol oynamayacağı kanaatindeydi. Çünkü bu iş, büyük, çok büyük ve hatta memleket ölçüsünde denilebilecek kadar büyük ve geniş bir manaya sahipti. Damarlarında TÜRK KANI dolaşan bir TÜRK ÇOCUĞU, en sefil ve içinde yaşadığı toplum için en zararlı olarak değerlendirdiği bir adamın bile böyle bir sürü vatansız derbederler tarafından öldürülmesine tahammül edemezdi.”

            ROMAN 1944’TE KAYSERİ’DE YAYINLANDIĞINDA İNFİALE SEBEP OLDU

Roman 1944 yılında Kayseri’de Sümer Matbaasında basıldığında Kayserili gençler, romanı kapış kapış almışlardı. Kısa sürede büyük bir bölümü tükenmişti. Şakir Bey’in oğlu Ömer Sungar’ın ifadesine göre; o vakit Kayseri’de bulunan az miktardaki Ermeni’nin yaşadığı mahallelerde gençler gösteri yapmışlar ve bu  tarihi olayın bu romanla yeniden hafızalarda canlanması şehri bir anda alt üst etmişti. Bunun üzerine zamanın Ermeni Patriği Kayseri’ye gelerek Kayseri Valisi ve Emniyet Müdürü ile görüşüp romanın toplatılmasını talep etmişti. Bu talebinde başarılı olamayacağını anlayan Patrik, yazar Şakir Sungar ile görüşmüş ve kendisine külliyetli miktarda para teklif ederek bu romandan vazgeçmesini ve basılan ancak dağıtılmayan kitapları kendisine vermesini istemişti. Şakir Sungar, vatansever bir insandı. Ömrünce paraya fazla bir değer vermediği gibi Patrik’in teklifini de reddetmişti. Patrik, bu meseleyi neticelendirmeden Kayseri’den ayrılmayı düşünmüyordu ve ısrarlı davranarak Kayseri Emniyetinin bu kitabın dağıtımını durdurmasını sağladı. Aslında kitabın dağıtımının durdurulmasının gerçek sebebi, Kayserili gençlerin her gün gösteri yapıp Ermeni Hınçak Örgütünü tel’in etmesiydi. Valiliğin de izniyle kitabın dağıtımı durduruldu ve gençlerin gösterileri bastırıldı.  


(Songar Ailesinin üç ferdi Şakir Sungar’ın çocukları Ömer Faruk Sungar, Mehtap Sungar ve torun Hakan Sungar bir aradalar)

Şakir Sungar’ın emekli öğretmen olan kızı Mehtap Sungar, babalarının ülke meselelerine duyarlı bir insan olduğunu söylüyor. Onun sert mizacını eşinin yumuşak mizacının dengelediğini söyleyen Mehtap Hanım, Filiğin Emin romanı için de şu açıklamalrı yapıyor: Romanda bu olayların baş kahramanı Emin Bey, Şakir Sungar’ın kayınpederi imiş. Yani bir bakış açısıyla Serkomiser Emin Erman’ın başından geçen bir hatıra, damadı Şakir Sungar’ın kalemiyle ölümsüzleşmiş olmaktadır. 1944 yılında bu roman yayınlandığı vakit, Kayseri’de“Kayınpederi anlatmış, damadı da yazmış” diye sözler söylendiğini ifade etmektedir.

Emin Bey, Kayseri, Yozgat, Gümüşhacıköy ve Aksaray’da serkomiserlik görevlerinde bulunmuş. Bugün Emin Bey’e ait özel eşyalar Sungar ailesinde muhafaza edilmektedir. Bu eşyalar arasında Emin Bey’in beylik tabancası, kendisinin “akıl defteri” dediği not defteri, büyük boy  fotoğrafı, eski yatağı vs. vardır.

Emin Bey’in özel eşyaları arasında Çapanoğlu Edip Bey’in Osmanlı döneminden kalma bir fotoğrafını da gördüm. Sebebini sorduğumda Emin Bey’in Yozgat’ta görev yaparken Edip Bey’le olan dostluğunun nişanesi olarak bu fotoğrafı aldığını ifade ediyorlar. Yozgat İsyanı çıktığı vakit, yani 1920 yılında Emin Bey’in Yozgat’ta görevli olduğu, bu isyan bastırıldığı vakit yapılan soruşturmada Emin Bey’in isyanla hiçbir ilgisinin bulunmadığı anlaşılmış.
0