Kayıtlar

Ocak 8, 2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kayseri'nin Özelliği / S.Burhanettin AKBAŞ

Kayseri’de görev yapan bir devlet memuru bir başka yere tayin
olmuş. Oradaki mesai arkadaşları ona sormuşlar:
-Kayseri nasıl bir il, nasıl bir yer?
-Vallahi arkadaşlar ben Kayseri’de birkaç sene kaldım. Fazla bir özelliği yok. Sadece şunu gördüm. En büyük özelliği ramazan bitiyor kış başlıyor, kış bitiyor ramazan başlıyor.
Ali Dağı kadar kabak yetiştirmek
Tokat’ın kazanları meşhur imiş. Bir Tokatlı ile Kayserili yan yana gelmişler. Tokatlı lafa bizim orada bir kazanlar yapılır diye başlamış ki ballandıra ballandıra anlatıyor.
-Bizim Tokat’ta bir kazan yaparlar, Allah seni inandırsın, kazanın içine üç usta girer, birbirlerinin çekiç seslerini duyamazlar. 
Kayserili “hadi canım sende…” dememiş de bakın neler anlatmaya başlamış. Önce büyük bir keyifle başını sallamış ve başlamış anlatmaya:
-Doğru hemşerim doğru… Bizim orada da Talasaltı denen bir yer var. Allah seni inandırsın, öyle bereketli topraklarda öyle büyük kabak yetiştirirler ki, kabağın büyüklüğünden Ali Dağı görünmez olur.
Tokatlı “hık…

TEKEDEN TELEME ÇALMAK (Düziçi Folklor Kitapları 2) / S.Burhanettin AKBAŞ

Kıymetli Hocam İsmail Görkem, telefonla müjdeli bir haber verdi ve Akabe Kitapevinde beni bir kitabın beklediğini öğrendim. Büyük bir heyecanla rüzgar gibi uçup kitabıma kavuştum ve o akşam da kitabımı okudum. Bekir İşlek Beyefendi’nin “Tekeden Teleme Çalmak” isimli kitabıydı bu. Kitabın kapağında “Bir folklor gönüllüsünün derleme macerası” ibaresi de yer almış. Bu anlatım, kitabın büyük başlığı ile ilgili… Hani biz “tekeden süt çıkarmak” deriz ya zor işleri başardığımızda, bu da onun bir çeşitlemesi… Bir halk edebiyatı araştırmacısının, bir folklorcunun hangi sıkıntıları çektiğini anlamamız açısından bu başlık konmuş. Kitabın “Söz Başı” bölümünde sevgili hocam İsmail Görkem de bu tür derlemelerin ne güçlüklerle yapıldığına işaret etmiş ve anılarını nakletmiş. Şimdi ben de oldukça çok hayıflananlardanım işin doğrusu. Bir zamanlar ses kayıt cihazlarımız yoktu, fotoğraf makinelerimiz yetersizdi, kameralarımız yoktu; birçok kaynak kişinin anlattıklarını kayıt altına alamadık. Şimdi ise h…

KAYSERİ DÜĞÜN ÂDETLERİNDE GEÇEN “KOÇU” NE DEMEKTİR? / S.Burhanettin AKBAŞ

Bundan 25-30 sene öncesine kadar düğün adetlerinde “koçu” kelimesini duyardım. Günden güne azaldı ve şimdilerde belki yaşlıların lisanında kaldı bu kelime. Kayseri düğün adetlerinde geçen “koçu” ne demektir?
Aslında “koçu”nun anlamı çok basittir. Kayseri’de gelin almak için giden topluluğa verilen isimdir bu. “Koçuya katılmak” ya da “koçuya gitmek” gibi tabirler, gelin alma alayına katılmak manasını taşır. Gelin, kız evinden alınır, bir paytona bindirilirdi. Tabii ki zamanla paytonun yerini taksiler aldı.
Bu adette geçen, gelin almaya giden alaya niçin “koçu” denmiştir diye düşündünüz mü hiç? Ya da “koçu” kelimesinin manası nedir biliyor musunuz?
Türk Dil Kurumunun Derleme Sözlüğü’nün 8. cildinde (K maddesi) koçu için üç anlam verilmiştir.
Birincisi, koçu “gelin arabası” demektir.
İkincisi, koçu “çukur, hendek” demektir.
Üçüncüsü, koçu “el havlusu” demektir.

Türkiye’de Isparta’da ve Karadeniz’deki yer adlarında Koçu, Koçular gibi yer adları sanırım ikinci anlamından yani “çukur, oyuk yer, he…

ÇİNLİYE DAVETİYE…

Sevgili Erhan Özhan, “Çinliye Davetiye” isimli nefis bir şiir yazmış.” Mussolini’ye Davetiye” şirinin yazarı Hüseyin Nihal Atsız’a ve Rabia Kadir Hanımefendiye ithaf ettiği şirini buyurun birlikte okuyalım:
ÇİNLİ’YE DAVETİYE
Ey ezelden düşman, ey bir buçuk milyarlık buçuk millet!
Azdın yine sesini duyuyoruz uzaktan
Toprak yine Çin kanı çekiyor anlaşılan!
Yeni dünya seni yeni yeni görmekteyken
Bilirim ben senin kahpeliği ta milattan önceden
Tanrı’nın kılıcı Atilla’nın sesini duyup Avrupa’dan
Yüz mü çevirdik sandın Ata yurttan?
Şimdi sen beni iyi dinle, ezelden kalabalık buçuk millet!
Bir milyardan bir kahraman çıkaramamış, ey adi millet!
Unutma tarihi bak eskiler ne der;
Azdan az, çoktan çok gider!
Sen zaten hep benden çoktun;
Sen hep savaşta kaybeden oldun!
Ben burada titretirken Avrupa’yı
Duyduk ki sen boş bilmişsin Asya’yı.
İyi bilirim sendeki bu azgınlığın nedenini ey alçak!
Bin yıl oldu atmadık sana iyi bir tokat!
Oysaki hala suratındadır Kürşad’ın tokat izi;
Sızısı mı dindi de, yine çağırıyorsun biz…

İNSANLARI KİM ROBOTLAŞTIRMAK İSTER Kİ… / S.Burhanettin AKBAŞ

İnsanları kim robotlaştırmak istiyor ya da insanlar niye robotlaşmak istiyor? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. İstişare kapılarının günden güne kapandığı bir zamana doğru gidiyoruz. Bugün mükemmel dediğimiz insanlara yarın ne kulp takacağımızı şaşırıyoruz. Ne oldu, ne değişti? İnsanların değişme süreçleri bu kadar çabuk olamaz. Dün şu adam çok iyiydi ama bugün neden kötü olarak vasıflandırılır oldu? Birileri bir yerden “bu iyidir” dediği anda gökten vahiy inmişçesine ona iyi, güzel, hoş muamelesi yapılırken yine aynı ilahi yoldan (!) kötüdür haberi gelince bir anda aynı kişi “tükaka” oluveriyor. Birileri de çıkmış böbürlene böbürlene “kayıtsız şartsız itaat”ten bahsediyor. O dediğiniz askerlikte olur, onun bile kendine göre istişareye açık tarafı vardır. Sivil toplumun en önemli yönü çoğulculuk ilkesi değil midir? Niye biz tek tip elbise giyer gibi, tek tip adam istiyoruz anlamıyorum.


Birileri diyor ki “çizginin ya bu tarafındasın, ya öteki tarafında”… İkisinin ortasında durmak ya da b…

KAHVALTI / S.Burhanettin AKBAŞ

Kalvaltı, hafifsenecek bir konuya benzemiyor. Bugünkü kahvaltılara baktığınızda işin ciddiyeti pek anlaşılmıyor ama şöyle çok fazla değil, 30 yıl kırk yıl öncesinde bile kahvaltı ne kadar önemliydi.
Hacı Kadın Ana, kuşluk vakti kalkmış olmalı tandırı yakmak için. Çalı çırpıyla alevlendirmiş tezekleri. Sonra tandır harını iyice alınca, oklavasıyla başlamış hamur açmaya.Bir tarafa öbek öbek tandır ekmeklerini dizmiş, diğer tarafta şebitler dizilmiş ki uzun uzun. Hacı Kadın Ana’nın bir de marifeti var. Sabah döller uyanınca sıcak sıcak yesinler diye, şebitlerin arasına kıyma koymuş, bazılarına da peynir.

Torunlar uyandıkları zaman burunlarına güzel bir koku geliyor. Belki de bu koku onları uyandırıyor olmalı. Doğruca sekiye koşuyorlar. Sekide yetmişini çoktan geçmiş Türkmen anası, usta bir sanatkar gibi el emeği ekmeklerini dizmiş. Bu öyle bir el ki, torunları için, çocukları için her gün bir başka maharet sergiliyor.
Birkaç gün sonra tandır ekmeği ve şebitler bitince, bu sefer bazlama açac…