KAŞGARLI MAHMUT(HAYATI - BİYOGRAFİSİ)

XI. yüzyılda yaşayan Türk dil bilginidir. Divân-ı Lügati’t-Türk adlı eseriyle ünlüdür. Karahanlılar soyundandır. 1072 yılında yazmaya başladığı eserini 1074′te tamamlayarak Bağdat’ta Abbasî halifesi El-Muktedî Billah’a sunmuştu. Eserin el yazması tek kopyası Fatih Millet Kütüphanesi’nde 1910 yılında bulundu. 1915-1917 yıllarında öğretmen Kilisli Rifat Efendi’nin çevirisi üç, Besim Atalay’ın çevirisi ise beş cilt olarak basıldı.Karahanlılar döneminde yetişen ve ilk Türk dil bilgini olan Kaşgarlı Mahmut’un doğum tarihi, kesin olmamakla birlikte 1025 olarak biliniyor. Babası Barsaganlı bir bey idi. 1071-1077 arasında Bağdat’ta bulunan Mahmut, Türk kültürünün Araplara tanıtılmasında büyük rol oynadı.
İbn-i Fadlan, Gerdizi, Tahir Mervezî, Muhammed Avfî ve Beyhakî gibi kendi döneminin Türk hayat ve cemiyetleri üzerine eğilen ünlü alimleriyle birlikte Türk illerini adım adım dolaşan Kaşgarlı Mahmut, çalışmalarında Türkçe’yi resmi dil olarak kabul eden Karahanlı Devleti’nden de büyük destek gördü.Türkçe’nin serpilip gelişmeye başladığı o dönemde, Mahmut’la birlikte Balasagunlu Yusuf Has Hacib de Türk diline büyük hizmet etti. Bu iki Türk alimi, ortaya koydukları eserlerle, Türk dil birliğinin sağlanmasına önemli katkılarda bulundular.Aynı zamanda filolog, etnograf ve ilk Türk haritacısı olan Kaşgarlı Mahmut, Divân-ı Lügati’t-Türk adlı eserinde; yaşadığı devirdeki Türk illerinin ve boylarının kullandığı ağızları canlı olarak tespit etti.


Oğuz Türklerinin 24 boyu ile ilgili şemayı da verdiği eserinde, Türkçe’nin zenginliğini ve Arapça ile Farsça yanındaki değerini ispata çalışan Mahmut, ayrıca Türkçe’yi Araplara öğretmek gayesiyle Kitâbu Cevâhirü’n-Nahvi Lügâti’t-Türk adlı gramer kitabını yazdı.

Divân’ında Türk dilinin grameri yanında, Türk yer adları, Türk damgaları ve Türk topluluklarını da etraflı şekilde anlatan Kaşgarlı Mahmut, ömrünün sonlarına doğru tekrar memleketi Kaşgar’a dönerek, tahminen 1090′da burada vefat etti. Doğu Türkistan’da bulunan Kaşgar şehrine 35 kilometre uzaklıktaki Azak köyünde olan kabri, 1983 yılı Temmuz ayında bulundu. Türk illerini, obalarını ve bozkırlarını birer birer dolaşan ve Türk dili ve kültürüne ait topladığı malzemeyi titizlikle inceleyerek eserlerine alan Kaşgarlı Mahmut; Türk, Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma ve Kırgız boylarının ağız ve lehçelerini karşılaştırmalı olarak işledi. Ona göre; Türk lehçelerinin en kolayı Oğuz lehçesi, en dürüst ve kullanışlısı Yağma ve Tuhsi şivesi, en edebisi ise Kaşgar Türkçesidir.
Divân-ı Lügati’t-Türk, bir önsözle sözlük kısmından meydana gelmiştir. Önsözde yazar Türk dilinin tarifini, lehçelerinin özelliklerini sayar ve dilbilgisi kurallarını, Arapça’dakilere kıyasla gösterip tespit eder. Ana dilinin Arapça’dan çok üstün olduğunu söyler ve örnekler verir. Bu arada, o bilgileri nasıl elde ettiğini, nasıl bütün memleketleri gezip dolaştığını da anlatır. İkinci, yani sözlük bölümü, Türkçe kelimelerin Arapça izahlarını kapsar. Bu nedenle, eser, Arapça yazılmış bir Türkçe sözlüktür. Ya da Türkçe’den Arapça’ya sözlüktür. Arapça dilbilgisindeki şekillerine göre sıralanmış 7500′den fazla kelime hakkında açıklama yapılmıştır.
Büyük bilgin bu açıklamaları yaparken kelimelerin nerelerde ve hangi anlamlarda kullanıldığını göstermiştir. Bu esere ve onu izleyen başka eserlere kadar yazılı edebiyat örneklerimiz bilinmediği için, daha önceki yüzyıllara ait sözlü edebiyat örneklerini Kaşgarî’nin kitabından öğrenmekteyiz. Sagu denilen ağıtlar, koşuk dediği koşmalar, sav dediği atasözleri ve nazım şekillerinden başka verdiği dersten örneklerine bakarak meselâ Alp Ertunga adındaki destanlaşmış kahramanın varlığını da yine Divân-ı Lügati’t-Türk’ten öğrenmiş bulunuyoruz. Bu sebeplerden dolayı Kaşgarlı Mahmut’un Divân-ı Lügati’t-Türk’ü hem dil, hem edebiyat, hem toplum ve sosyoloji tarihimiz bakımından çok önemli belgeleri toplayan bir kaynaktır.
Ancak bu kaynak eser 1910 yılına kadar bilinmiyordu. Gerçi Kâtip Çelebi’nin Keşfüzzünûn adlı bibliyografyasında Kaşgarlı Mahmut’tan da söz edilmiştir. Ama bu bilgi çok sınırlıdır. Vanizade Nazif Paşa’nın yakınlarından bir hanım, 1910 yılında İstanbul’daki Sahaflar Çarşısı’nda dolaşırken bu dev eseri tozlu raflarda bulmuş, satın almak istemiştir. Elindeki ganimetin kadrini ancak o zaman anlayan kitapçı, kitabın fiyatını 25 altına kadar yükseltmiş, hanım da kitabı alamamıştır. Ancak işi Maarif Nezareti’ne duyurmuştur. ‘Ne olduğu belirsiz bir kitaba avuç dolusu altın verilemeyeceği’ gerekçesiyle Maarif Nezareti, eseri satın almayı reddetmiştir.
Haber, kitap delisi merhum Ali Emiri Efendi’ye intikal etmiştir. Kitaplarını millete hediye ederek Fatih Millet Kütüphanesi’ni kurmuş ve ilk müdürlüğünü yapmış olan Ali Emirî Efendi, kitapçıyı getirtmiş, eseri inceledikten sonra adamı kütüphaneye kilitleyerek para tedarikine çıkmıştır. İşte böyle borç harç satın alınan Divân-ı Lügati’t-Türk, uzun zaman Ali Emiri Efendi’nin kıskanç titizliğiyle kütüphanede saklanmıştır. Ali Emirî Efendi, eserin basımına ancak Sadrazam Talat Paşa’nın ricası üzerine razı olmuştu. Eldeki yazma, Kaşgarlı Mahmut’un el yazısı olmamakla beraber ondan 192 yıl sonra Şam’lı Mehmet adında usta bir hattat tarafından yazılmış yer yüzündeki tek nüshadır. Kaşgarlı, eserini Araplara kabul ettirmek için iki yerde; Peygamberin iki hadisini zikreder ki, şunlardır:

‘Yüce Tanrı: Benim bir ordum vardır ki onlara Türk adını verdim. Onları doğuda birleştirdim. Bir millete kızarsam cezalandırmak görevini onlara veririm…’ buyurmuştur. ‘Yüce Tanrı: Türkçe öğreniniz, çünkü Türkçe’nin uzun bir saltanatı vardır…’ diye buyurur. Divanü Lügati’t-Türk dünyanın her yanında, Türkoloji ilmiyle uğraşan pek çok bilgin için paha biçilmez bir kaynak olmuştur. Üzerinde şimdiye kadar yerli, yabancı, uzmanlar çok çeşitli incelemeler yapmışlardır.



















Mehmet Fuat Köprülü
(1882 - 1965)

Türk tarihçi, edebiyat araştırmacısı ve siyaset adamıdır. 4 Aralık 1890’da İstanbul’da doğdu. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’nın soyundan gelmektedir. Ayasofya Rüşdiyesi’ni ve Mercan İdadisi’ni bitirdikten sonra Hukuk Mektebi’ne devam etti (1907-1910), burada özel Fransızca dersleri aldı. Ancak, asıl ilgisini çeken edebiyat ve tarih alanında ilerlemek için hukuk öğrenimini yarıda bıraktı.

1909’da Fecr-i Ati topluluğuna katıldı. Şiirlerini 1913’e kadar Mehasin ve Servet-i Fünun dergilerinde yayımladı. Bu yıllarda “Milli Edebiyat” ve “Yeni Lisan” akımlarına karşıydı. 1910’dan sonra İstanbul’un çeşitli okullarında Türkçe ve edebiyat okuttu, liselerin edebiyat programını düzenledi. Ziya Gökalp çevresine girdikten sonra Milli Edebiyat akımını benimsedi; Türk tarihinin ilk dönemlerine kadar indi, ilk Türk topluluklarının tarih ve edebiyatlarını inceledi. 1913’te, Halit Ziya Uşaklıgil’den boşalan İstanbul Darülfünunu Türk Edebiyatı Tarihi müderrisliğine getirildi. Aynı yıl Bilgi dergisinde Türk edebiyatının hangi yöntemle incelenmesi gerektiğini tartışan “Türk Edebiyatı Tarihinde Usul” adlı yazısı çıktı.
1919’da uluslar arası ün kazanmasını sağlayan ilk büyük yapıtı Türk Edebiyatı’nda İlk Mutasavvıflar’ı yayımlandı. 1923’te Edebiyat Fakültesi dekanı oldu, Türkiye Tarihi adlı kitabını çıkardı. 1925’te Türkiyat Mecmuası’nı çıkarmaya başladı, ünü giderek dünyaya yayıldı, birçok uluslar arası kongreye Türkiye temsilcisi olarak katıldı. 1928’de Türk Tarih Encümeni başkanlığına seçildi. 1931’de Türk Hukuk Tarihi Mecmuası’nı çıkarmaya başladı; 1932-1934 arasında Divan Edebiyatı Antolojisi’ni çıkardı. 1933’te ordinaryüs profesör oldu, İstanbul Üniversitesi’nde birkaç kez dekanlık yaptı. 1934’te siyasete atılarak Kars milletvekili oldu. 1936-1941 arasında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi ’yle Siyasal Bilgiler Okulu’nda ders verdi. 1935’te, Paris’te Türk Tetkikleri Merkezi’nde verdiği konferansların toplamı olan Les Origines de L’Empire Otoman (Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu) adlı kitabı yayımlandı ve büyük yankı uyandırdı. Heidelberg , Atina ve Sorbonne üniversitelerince onursal doktorluk sanı verilen, bilim kuruluşlarınca onur üyeliğine seçilen Köprülü 1941’den sonra İslam Ansiklopedisi’nin yayımına katıldı. 31 Mayıs 1935′te yapılan Genel Seçimlerde Kars Milletvekili oldu. 1943′e kadar hem Milletvekilliğine, hem de İstanbul ve Ankara Üniversitelerindeki görevlerine devam etti.
12 Haziran 1945′de siyasî yayınlarından dolayı CHP’den ihraç edildi. 7 Ocak 1946′da Celal Bayar, Adnan Menderes ve Refik Koraltan ile birlikte Demokrat Parti yi kurdu. Demokrat Parti iktidara gelince dışişleri bakanı oldu. 1956’ya kadar sürdürdüğü bu görevi sırasında Türkiye’nin NATO’ya girişinde etkin rol oynadı. 5 Temmuz 1957′de Demokrat Partiden resmen istifa ederek aynı yıl Hürriyet Partisi ne girdi. 1960’tan sonra 6-7 Eylül Olaylarıyla ilişkilendirilerek tutuklandı, dört ay Yassıada’da kaldı. 27 Mayıs 1960’tan sonra Yeni Demokrat Parti yi kurdu. Ancak parti pek ilgi görmedi. Amblem olarak seçtiği “Kıratı” Adalet Partisi ’ne bırakarak siyasi yaşamdan ayrıldı. Asıl yararlı çalışmalarını Türk Edebiyatı ve Türk Halk Edebiyatı araştırmaları oluşturur. Çok verimli bir araştırmacı olan Köprülü, ardında 1500ü aşkın kitap ve makale bırakmıştır.
Mehmet Fuat Köprülü 28 Haziran 1966’da İstanbul’da, bir trafik kazası sonucu, kaldırıldığı Baltalimanı Hastanesi’nde öldü. Çemberlitaş’taki Köprülü Türbesi’nde babasının yanına gömüldü.

Başlıca Eserleri

* Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyatı (1916)
* Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (1919-1966)
* Nasrettin Hoca (1918-1981)
* Türk Edebiyatı Tarihi (1920)
* Türkiye Tarihi (1923)
* Bugünkü Edebiyat (1924)
* Azeri Edebiyatına Ait Tetkikler (1926)
* Milli Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirleri ve Divan-ı Türk-i Basit (1928)
* Türk Saz Şairleri Antolojisi (1930-1940, üç cilt)
* Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar (1934)
* Anadolu’da Türk Dili ve Edebiyatı’nın Tekamülüne Bir Bakış (1934)
* Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu (1959)
* Edebiyat Araştırmaları Külliyatı (1966)
* İslam ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi (1983, ölümünden sonra)





Reşit Rahmeti Arat(Hayatı - Biyografisi)

Aslen Kazanlı olan R. Rahmeti Arat, Kazan’a yakın bir köyde, Eski Ücüm’de, İsmetullah adlı bir baba ile Mahbeder adlı anneden 1900 yılının 15 mayısında dünyaya gelmiştir, ilk mektebi mahallî şartlara göre kendi köyünde tamamladıktan sonra, bir amcası tarafından bugünkü Kazakistan’ın Kızılyar (Peterpavel) şehrine götürülmüş, orada ilk önce, bu yüzyılın başından beri yeni metodla çalışan Türk-Tatar mektebinde, sonra da hususî bir hazırlık ile rusça öğrenip Rus gimnaziyumunda (o zamanki nesil gibi bir taraftan da Türk -Tatar mektebine giderek) tahsilini devam ettirmiştir. Son sınıfa geldiği günlerde, komünist rejiminin ilerlemesini önlemek maksadiyle baş kaldıran Amiral Kolçak ordusuna mekteplerden de gençler alınmıştı. Bu cümleden Rahmeti Bey de önce askerî eğitim kurslarına, sonra da cepheye gönderilmiştir.
Kolçak ordusu yenilip dağıldığı zaman Rahmeti Bey yaralı olarak Mançurya’nın Harbin şehrine gitmiştir. Harbin şehrinde eskiden beri yerleşmiş olan Türk-Tatar aileleri bulunduğundan, bunların imamları, mektepleri ve cemiyetleri vardı. Bunlara kafileler halinde gelen her türlü tabakadan ihtilâl muhacirleri de katılarak cemiyet hayatı canlanıp genişlemiştir. Rahmeti Bey, burada gençlerle birlikte yararlı çalışmalarda bulunmuş, kendisini sevdirmiş, 1921’de yarıda kalan gimnaziyumu tamamlayarak 1922’de yüksek öğrenimini yapmak üzere Almanya’ya gitmeğe muvaffak olmuştur. Harbin’de ve Berlin’de bulunduğu süre içinde, Harbin imamı İnayet Ahmedî Bey’den maddî ve mânevi yardım görmüştür. Gençlik teşkilâtlarında birlikte çalıştığı gençlik arkadaşı Hüseyin Abdüş Bey de, her hususta ona destek olmuştur. Berlin’deki öğrenimi böylece, dışarıdan alınan cüz’î bir yardım ile ve bir haylî ağır maddî şartlar altında, kendi çalışmalariyle ilerleyebilmiş, çalışkan, dürüst bir öğrenci olarak kendisini tanıtabildiğinden hocalarının da dikkatini çekmiş, iş bulmakta onlardan yardım görmüştür.

Bu esnada, Birinci Dünya Harbi ve Rus ihtilâlinden sonra, Berlin’e, Rus boyunduruğu altında kalmış olan Türk ülkelerinden, Türkistan, İdil-Ural ve Azerbaycan’dan da türlü yollarla gelen muhacir gençler vardı ve bunlar mekteplere yerleşmek üzere idiler, iyi bir tesadüf eseri olarak Lehistan Tatarlarından Yakup Bey Şinkeviç de daha önce Berlin’e gelip öğrenime başlamış ve büyük türkolog W. Bang’ın öğrencisi olmuştu. O, kendisinin şevkle çalıştığı Türk dili sahasına Rahmeti Bey’i de celbetti. W. Bang, o güne kadar meydana getirdiği türkçeye dair birçok eserleriyle tanındığından, Turfan kazılarından gelen malzemeyi işlemek için de en münasip bir ilim adamı olarak kabul edilmiş ve böylece 1920’de Berlin Üniversitesine çağrılmıştı. Bir talih eseri olarak Rahmeti Bey için de bu büyük bir fırsattı. Daha küçük yaşta aile yuvasından ayrılmış ve cemiyet meselelerine alışmış olan merhum, bütün varlığiyle kendisini bu millî işe vakfetti. Yoksa, yabancı memleketlerde belirli bir destek olmadan tahsile devam etmek için yalnız enerji ve zekâ kâfi gelmez. Bunun için çalışma hevesini besleyecek büyük ideale ve imana ihtiyaç vardı.
Genç Rahmeti bu imanı kendisinde bulmuştu. Kısa zamanda kendisinin seciyesini tanıtarak yüksek ilim adamları arasına katılmış, yalnız tahsille kalmamış, ilmî araştırma sahasına da girebilmişti. Berlin ilimler Akademisi’nde yığılı duran bir sürü yazı malzemesi içindeki eski Türk kültürüne dair Uygur, Mâni ve diğer yazılarla yazılmış yazmaların tasnifi için diğer birkaç Alman bilginiyle beraber (bu cümleden A. v. Gabain) Rahmeti Bey de görevlendirildi. Teknik işler yanında bu yazma eserlerin araştırılmasına ve işlenmesine de koyuldu. W. Bang gibi üstün olgunlukta bir ilim adamiyle çalışabilmek ve her gün onun yanında yardımcı olabilmek Rahmeti Beyi zamanla daha çok ilerletmiş ve Avrupa’nın XIX. yüzyılda zirvesine ulaşmış olduğu titiz çalışma metoduna vâkıf olmasına yardım etmiştir. Gecesini gündüzüne katıp çalışan Rahmeti Bey, Berlin Üniversitesini 1927’de bitirdiği zaman yalnız bir doktora çalışmasiyle ortaya çıkmadı.
Akademi yayımları arasında yer alan Uygur metinlerini de baskıya hazır şekle sokmuş bulunuyordu. Bu gibi eserlerin ne kadar zorlukla, titizlikle işlendiğini, ne kadar büyük bir dikkat sarfetmek gerektiğini ancak bu mesleği yakından tanıyanlar takdir edebilirler, öğrenimini bitirir bitirmez Berlin Üniversitesi’nin Şark Dilleri Semineri Kazan lehçesi rektörlüğüne alınmıştır. Böylece, ilmî çalışmaları arasına öğretim görevi de girmişti. O, titiz çalışmalariyle, yaşı ilerilemekte olan hocamız Bang’ın tabiî bir halefi olarak belirmişse de, yabancı oluşu buna mâni oluyordu. Fakat kader ona daha büyük kapıyı açmıştı. Atatürk’ün bir çok yenilikleri arasına millî kültür ve dil dâvası da giriyordu. O zamanın Maarif Vekili Reşit Galip Bey tarafından “Uygurcayı su gibi bilen” genç âlim Rahmeti Bey de çağrılmıştı, İstanbul’a geldiği zaman “Uygur Tababetine Dair” iki fasiküllük bir eseri ve Oğuz Kağan Destanı ve Türkische Turfantexte VI (W. Bang, A. von Gabain’le birlikte) adlı eserleri Akademi neşriyatı olarak yayımlanmış, ayrıca birkaç ilmî mecmuada yazıları çıkmış olan tanınmış bir türkologdu.
Hayatı son derece muntazam geçmiştir. Başarılarında ve verimli çalışabilmesinde şüphesiz düzenli aile hayatının etkisi büyüktür. Tıp öğrenimi yapmak için Uzak Doğu’dan kendisiyle beraber Berlin’e gelen Rabia Hanım ile, ikisinin de tahsilleri tamamlanmak üzere iken, 1927’de evlenmişlerdi. Rabia Hanım Perm’li bir tüccarın tek kızıydı, iyi bir terbiye ve ihtimamla yetiştirilmiş olan kızlarına iyi bir tahsil de gördürmek isteyen ana-babası, onu Rus gimnaziyumunda okutmuşlar ve ihtilâlden sonraki kargaşalıktan kurtarmak için Sibirya şehirlerinden birine tıp öğrenimine göndermişlerdi. Komünistlerin oraya da sarkmaları üzerine, bu genç kız da bir kafile ile birlikte Uzak Doğu’nun Harbin şehrine gitmiştir. Orada Rahmeti Bey’le tanışmış ve beraberce Berlin’e gitmişlerdir. Önce anne ve babası, bir daha görüşülmeyecek kadar uzak ülkelere, Almanya’ya gitmesine razı olmamışlar, fakat sonradan babası: “Anne müsaade etti” diye telgraf çekmiş ve bir daha anne-baba ile görüşememek üzere böylece o da, tam izinli olarak Avrupa’ya gidebilmiştir. Rabia Hanım tahsilini tamamlar tamamlamaz Berlin’de hastahanelerde çalışmağa başlamış, ağır şartlar altında geçen öğrencilik devreleri çabuk unutulmuş, hayatları düzene girmişti. Bu evliliklerinden iki kızları dünyaya gelmiştir. Her ikisi de evlidir ve üç çocukları vardır. Rabia Hanım, Rahmeti Bey’in muntazam çalışabilmesi için her fedakârlığa katlanmış, ona iyi bir hayat arkadaşı olmuştur. Değerlerin derecesini ölçüp biçmesini bilen bu hanım, Rahmeti Bey’in gerçek değerler üzerinde çalışabilen ve pek az yetişen bir meslek adamı olduğunu, o mesleğin, kültür ve cemiyetin selâmeti bakımından, kendi mesleğinden daha üstün olduğunu kavrayacak kabiliyette idi. Türkiye’ye geldikten sonra, bir süre çeşitli yerlerde doktorluk yapmışsa da sonradan çocuklarının annesi ve hayat arkadaşının desteği olmak üzere, mesleğini terk etmişti. Son yıllarda, Rahmeti Bey’i yolculuklarında yalnız bırakmamak için Anadolu gezilerine onunla beraber giderdi. Rahmeti Bey de onun sonsuz fedakârlığını biliyordu ve minnettardı. Kutadgu Bilig’in tercümesini Rabia Hanım’a ithaf etmişti.

Tab’an sakin, çekingen, oldukça mahcup bir insandı. Kendi yağıyla kavrulup, kendini her felâketten kurtaran insanlarda olan derin bir ciddiyet, hassasiyet ve ketumluk, onun tabiatının biribirinden ayrılmaz vasıflarındandı. Hiçbir zaman düşünmeden, gürültülü konuşmaz, kendisi lüzumsuz yere gülmediği gibi, başkalarını da sudan lâflarla alaylı bir şekilde güldürmezdi. Bir şey sorulduğu zaman da Rahmeti Bey’in derhal cevap verdiğini hatırlamıyorum. O, her zaman önce düşünür, sonra kaçamaklı bir cevap verir, bir hayli konuştuktan sonra asıl düşündüğünü ortaya koyardı.

Meslek icabı çalışmalarındaki titizliği, gayet tabiî olarak devamlı ve istirahatsiz bir didinmeyi gerektiriyordu. Bu yüzden, yaz aylarında bile, Yeşilköy’deki yazlık evinde oturduğu halde, devamlı çalışır; ancak bir yarım gün kadar istirahat eder ve denize girip çıkar, öğleden sonraları cehennem gibi yanan şehre gidip işiyle uğraşırdı. Üniversiteye çok yakın bir yerde, oldukça dar olan bir ev satın almışlardı; onun alt katına da gece yarılarına kadar çalıştığı kütüphanesi yerleştirilmişti.

İnsan olarak vazifeşinas, halk ve millet uğrunda her hizmete hazır oluşu yanında, geldiği memleketin büyük acılar içindeki halkının yaşaması için bağlandığı Türkçülük idealini o, taşkın çıkışlardan sıyırmak üzere, her zaman ilim ve kültür alanına sokmağa muvaffak olmuştur, demek yanlış olmaz. “Türk şivelerinin tasnifi” başlığı altında lehçe tasniflerini topladığı yazısında, Türk lehçelerinin ilmen gerçekten birbirine çok yakın olduğunu göstererek, bu şuuru aşılamağa çalışmıştır. Bu “şive” tâbiri Türkiye Türkçesine göre yanlış olduğu için tepki yaratmış, çok tenkid edilmiştir. Gerçekte bu tâbir onun değil, ilk Türkiyatçılardan olan ve sonradan pantürkistlik isnadiyle Ruslar tarafından öldürülen Kırımlı Bekir Çobanzade’nin daha önce kullandığı bir tâbirdi. (Bkz. Türk-Tatar Diyalektolojisi, Bakû, 1927)*.

* Bekir Çobanzade için bkz. A. Battal Taymas : Kırımlı Bekir Çobanzade’nin Şiirleri (Türkiyat Mecmuası XII, 1955).

Çalışmaları

Çalışmalarını ilmî bir tasnife tâbi tutmak gerekirse şu şekilde gösterebiliriz :

1) Avrupa’da uygurca üzerindeki çözümlü metin yayımları, 2) Bunların devamı olarak Türkiye kütüphanelerinden bulup çıkardığı uygur harfleri ile yazılmış metinlerin çözüm ve yayımları, 3) Kutadgu Bilig, Atebetü’l-hakayık ve Eski Türk Şiiri, 4) Türk yazı dilinin tarihî inkişafına dair makale ve bildirileri, 5) Tarih çalışmaları, 6) İslâm Ansiklopedisi’ndeki yazıları ve yönetimi, 7) Öğretim maksadiyle yazılmış yazıları.

Nazarî çalışmalarının en iyisi doktora tezi olarak hazırladığı “Die Hilfsverben und Verbaladverbien im Altaischen” (Ungarische Jahrbücher Bd VIII - 1-4, Berlin 1928) dir. Bu eser, Avrupa’nın göbeğinde, Berlin Üniversitesi’nde Türk diline dair Yakup ŞİNKEVİÇ’in Rabğûzi’nin Sintaksı adlı doktora tezinden sonra ikinci olarak verilen önemli bir tezdi. Eserin konusu, Altayca’da yardımcı fiiller ve zarf -fiiller olmasına rağmen, burada diğer bütün Türk ağızları karşılaştırmalı bir şekilde ele alınmış ve bilhassa uygurcaya ve kendi ana dili olan Kazan lehçesine geniş ve aydınlatıcı yer verilmiştir. Eserin ilmî değeri de Türk dili araştırmaları için temel çalışmaların gerektirdiği yüksek seviyededir. Türkiye’deki çalışmalarından, İstanbul kütüphanelerinden bulup çıkardığı bazı uygurca yazılmış yazılar üzerindeki yayımları, Avrupa’daki Uygur metinleri çalışmalarına eşitti ve daha az önemde değildi. O, bunlarla, Anadolu’yu fethetmiş olan Türklerin Uygur yazısını bildiklerini ve kullandıklarını ve bu yazı sisteminin alfabesinin bazı kütüphanelerde bulunduğunu, Kâşgarlı’nın Divanü Lûgati’t-türk’ünde geçen alfabe sırasına göre tanzim edildiğini ve Fatih Sultan Mehmed’in bir yarlığını Uygur harfleriyle kaleme aldığını veya yazdırdığını ortaya koymuştur. “Uygur Alfabesi” ve “Fatih Sultan Mehmed’in Yarlığı” başlıklı etüdleri bu bakımdan dikkati çeken yazılardır.

Istılah buhranı içinde bulunduğumuz şu günlerde, tarihî bakımdan hiçbir zaman önemini yitirmeyecek olan Uygurların ıstılah yapma usulünü de rahmetli Türkiyat Mecmuası VII-VIII (1942) de “Uy-gurlarda Istılahlara Dair” adiyle işleyip ortaya koymuştur. Uygurca üzerindeki çalışmalarının sonuncusu da tamamlanmış ve baskıya verilmiş olan “En Eski Türk Şiiri” dir. Bununla o, Türk Edebiyatının başlangıç safhasını öğrenmek için bir kaynak açmış oluyor.
Son yıllarda bütün Anadolu kütüphanelerini dolaşarak, arap harfleriyle yazılmış olan eski eserleri araştırıyor ve bunların kronolojik sırasını aydınlatmak için bir katalog hazırlamak istiyordu. Bu çalışmalarına ait notların tamamlanmamış yazıları arasında bulunacağını umuyorum.
Uygurca metinlerin yayımları, eski kaynakların verdiği bilgilerin değerli sonuçları her bakımdan büyük bir malzeme topluluğu olan Kutadgu Bilig üzerine W. Bang’la beraber ve onun da ilgisini, çekmişti. Turfan kazılarından çıkmış Eski Türk yazı malzemesi ilim alanının türlü kıymetleri tarafından ahenkli ve metodlu bir şekilde işlenip kısa zamanda Türk dili bilgisini çok yüksek bir seviyeye ulaştıracak duruma getirilmişti. W. Bang’ın diller üzerindeki geniş bilgisi, çoktandır meşgul olduğu Türk diline metodik görüş ile çalışma çığırı açtıktan sonra Kutadgu Bilig’e de sıra gelmişti. K. B. o güne kadar W. Radloff ve H. Vambery tarafından ele alınmış ise de, bu eserin değeri ile mütenasip olmadıklarından, o henüz işlenmiş ve hattâ yayımlanmış sayılamazdı. Artık onun dili çözülecek duruma gelmişti, fakat bu büyük eserin ağır teknik işi vardı. Rahmeti Bey bu işi üzerine aldı. Kutadgu Bilig onun, uğrunda bütün ömrünü harcadığı bir çalışma oldu ve “Giriş” teki açıklamaları, onun ağır teknik işinin bir mükâfatı olmuştur. O, bugüne kadar bu eser hakkında söylenenleri bir tarafa atarak yeni fikirler ortaya koymuş, bu devire nüfuz etmeğe çalışmıştır. Şöyle ki, dördüncü bir tip olan Odğurmuş’u bu güne kadar kabul edildiği gibi “kanaat” in değil de “akıbet” in mümessili olarak tanıtmıştır. Üstelik kendisinden önce umumiyetle bir nasihat kitabı ve devlet teşkilatı ile ilgili olarak kabul edilen bu eseri, Rahmeti Bey*, kâmil bir insanın nasıl olması gerektiğini öğreten bir eser olarak kabul etmiştir. Şüphesiz türlü fikirlerle dolu olan bu eser hakkında, son sözü söylemek henüz mümkün değildir. Fakat o bu eseri araştırmağa imkân verecek bir şekilde çözerek yayımlamıştır. Her halde bundan sonra da bu konular üzerinde diğer bilim adamları tarafından aydınlatıcı fikirler ortaya atılır. Bugün için Kutadgu Bilig’in önemli bir teknik eksiği, onun gramer bölümünün ve sözlüğünün kendisi tarafından yapılmamış olmasıdır. Bıraktığı evrak içinde ancak Kutadgu Bilig’in sözlük kısmına dair A, B harflerini içine alan malzemenin işlenmiş olduğu anlaşılmıştır.
Kutadgu Bilig’den sonra Atebetü’l-hakayık yayımını hazırlamıştır. Berlin Akademisinde Atebetü’l-hakayık’a dair bir dörtlük ihtiva eden bir sahife bulmuş ve bilhassa bundan sonra bu işi yapmağa heves etmiştir. Bu eserin bu güne kadar kullanılagelen Gaybetü’l-hakayık, Hibetü’l-hakayık adlarını da merhum dikkatle çözerek Atebetü’l-hakayık olarak okumağı tercih etmiş ve bunu (s. 9 da) nüsha farklarını ve kelimenin mânasını göz önünde tutarak inandırıcı bir şekilde ispat etmiştir.





Zeki Velidi Togan(Hayatı - Biyografisi)

Zeki Velidi Togan, 10 Aralık 1890 tarihinde Başkurt ilinde İsterlitamak’a bağlı Küzen köyünde doğdu. Daha ilk mederse tahsilini yaparken bir yandan da özel Rusça dersleri alıyordu. Öğretmen olan annesinden Farsça öğrenmeyi de ihmal etmiyordu. 1902 yılında orta tahsil için Ütek’e bulunan dayısı Habib Neccar’ın medresesine gitti. Buradaki öğrenimi sırasında Arapça dersler alarak dil bilgisini geliştirdi.
1908′de köyünden kaçarak Kazan’a gelip burada özel dersler aldı. Bu arada Katanov ve Aşmarin gibi bilginlerle tanıştı. 1909 yılında mezun olduğu Kasımiye medresesine ‘Türk Tarihi ve Arap Edebiyatı Tarihi Muallimi’ oldu. 4 yıl süren bu öğretmenliği sırasında 1911 sonlarında yayınladığı Türk ve Tatar Tarihi adlı kitabı sayesinde meşhur olmaya başladı. Bu eserin iyi yankıları sayesinde Kazan Üniversitesi Arkeoloji ve Tarih Cemiyeti’ne Aza seçildi.
1913′te Fergane’ye, 1914′te Buhara’ya araştırmalar yapmak için gönderildi. Bu seyahat neticelerine ait hazırlamış olduğu raporlar başta Petersburg Arkeoloji Cemiyeti olmak üzere Kazan ve Taşkent Arkeoloji cemiyetleri mecmualarında yayınlandı. Bu arada Prof. Katanov’un şimdi İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü’nün esas nüvesini teşkil edecek olan kitaplarının Türkiye’ye gönderilmesine vesile oldu.
Daha sonra Rus Millet Meclisi Duma’da Ufa Müslümanlarının temsilcisi olarak bulunmak üzere Petersburg’a gitti. Bilimsel çalışmalarına siyasî çalışmalarını da eklemiş oluyordu. Bu sırada Bolşevik ihtilâli patlak verince o da Türklerin durumunun düzelmesi için mücadeleye girişti.
Bolşevik İhtilâli’nden 22 gün sonra 29 Kasım 1917′de Başkurt ilinin muhtariyeti ilan edildi. Örenburg’u 18 Şubat 1918′de işgal eden Sovyetler onu tutukladılarsa da 7 Haziran’da hapisten kaçtı. Başkurt hükümeti kurulduğunda Togan, Harbiye Nazırı oldu. Bundan sonra Lenin, Stalin ve Troçki ile defalarca görüşütü fakat olumlu sonuç alamayınca Türkistan’a çekilip orada mücadeleye karar verdi.
1920-23 yıllarında Türkistan’da amansız bir mücadeleye girişti ise de başarılı olamadı. Basmacı Hareketi’nin içinde bulundu. Türkistan Millî Birliği’nin kurucusu ve ilk başkanıdır.
Paris, Londra ve Berlin’deki bir çok Orta-Asya tarihçisi onunla çalışmak istemesine rağmen, devrin Türkiye Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, Fuat Köprülü, Rıza Nur, Yusuf Akçura’nın istekleri sayesinde Türkiye’den davet aldı. 20 Mayıs 1925′te geldiği Türkiye’de Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Encümeni’ne tayin edilmiştir. O zamanki Ankara’nın kitap açısından yetersiz olması yüzünden kendi isteği ile İstanbul Darülfünun’u Türk Tarihi Müderris Muavinliği’ne tayin edildi.
Bundan sonra İstanbul ve Anadolu kütüphanelerinde hummalı çalışmalarına başladı. Fakat, 1932′de I. Türk Tarih Kongresi’nde tıp doktoru Reşit Galip’in sunduğu Orta Asya’da iç deniz olduğu ve bunun sonradan kuruduğu konusu hakkındaki tebliğini eleştirince, Togan aleyhine bir kamuoyu oluştu. Kendisine takınılan bu kötü tutum üzerine ülkeyi terk etme kararını verdi. 8 Temmuz 1932′de istifa ederek Viyana’ya gitti.

1935′te doktora çalışmalarını bitirdikten sonra Bonn Üniversitesi’nde, 1938′de Göttingen Üniversitesi’nde ders verdi. 1939′da Millî Eğitim Bakanı’nın daveti üzerine tekrar Türkiye’ye geldi. İstanbul Üniversitesi’nde Umumî Türk Tarihi Kürsüsü’nü kurdu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Türkiye’de Sovyetler aleyhine faaliyet ve Turancılık suçundan tutuklanıp mahkeme edildi. 10 yıl hapse mahkum edildiyse de Askerî Mahkeme kararı bozdu ve Togan beraat etti. 1948′de yeniden döndüğü üniversitedeki görevine ölümüne kadar devam etti. 1951′de İstanbul’da toplanan XXI. Müsteşrikler Kongresi’ne Başkanlık etti. Bu onun bilimsel alandaki şöhretini çok daha artırdı.
Zeki Velidi Togan 26 Temmuz 1970′te İstanbul’da vefat etti.

HAKKINDA YAZILANLAR

Zeki Velidi unutulmadı
Zaman 7 Temmuz 2001
20. yüzyılın önemli şarkiyatçılarından Ord. Prof. Zeki Velidi Togan (1891-1970), doğduğu topraklarda unutulmadı. Başkortostan Cumhurbaşkanı Danışmanı Emir Yoldaşbayev, uzun bir süredir yürüttüğü Zeki Velidi çalışmalarını kitaplaştırdı.
Yoldaşbayev’in kaleme aldığı, ‘Çağdaşlarının Hatıralarında Bilinen ve Bilinmeyen Yönleriyle Zeki Velidi’ isimli kitap, Başkortostan ve Rusya’da piyasaya sürüldü.





Prof. Dr. Muharrem Ergin
(1923 - 1995)




Hayatı

Muharrem Ergin, Haydar Ergin ile Naime (nüfus kaydında Hanım) Ergin’in oğlu olarak 1923‘te Ahıska vilâyetinin Ahılkelek kazasına bağlı Gögye köyünde doğdu. 1920′li yıllarda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin sınırları içerisinde kalan bu bölgede yaşayan Türkler kendilerine Terekeme veya Karapapak adını vermişlerdir. Ancak Türkiye’de “Mesket Türkleri” adı ile tanınmaktadırlar.
Timur devrinde Semerkand‘dan göçen bu Türkler iki yüzyıl kadar İran’da Sulu düz > Sulduz bölgesinde yaşamışlar sonra Ahıska vilâyetine gelmişlerdir. İşte Muharrem Ergin bu Terekeme Türklerinin beylerini teşkil eden Kemaloğulları adlı bir aileye mensuptur. Osmanlı idaresi bu beyler ailesine fermanla beylik de vermiştir.
Terekeme Türkleri 19. yüzyılın sonlarında kendilerini Türk-Ermeni mücadelesinin içerisinde buldular. Birinci Dünya Savaşı esnasında bu Türk-Ermeni mücadelesi en had safhaya ulaştı ve savaştan sonra sınırlar belirlendiğinde sınırın Sovyet tarafında kalan Terekemeler artık bu topraklarda kalmanın güvenilir ve doğru olmadığını görerek Türkiye’ye göç etmeye karar verdiler.
Daha önceleri kışın Türkiye’de Kars civarında, yazın Ahıska vilâyetinde yaşayan ve hayvancılıkla geçinen Kemaloğulları, küçük Muharrem’in doğumundan üç yıl sonra Türkiye’ye temelli göçü gerçekleştirmişlerdir. Devlet bu beyler ve reayasına Türkiye’de yerleşim bölgesi olarak Muş vilâyetinin Bulanık kazasını seçmiştir. Muharrem Ergin’in sülâlesinin Gögye’den Bulanık’a göçleri bir buçuk yıl kadar sürmüş ve 1926 yılında tamamlanmıştır. Göç eden dört kabile mensubudur. Altı kabilenin mensupları ise orada kalmıştır.
Muharrem Ergin‘in aile arasındaki adı Behram-’dır. Yaşlılar onun kendi aralarında Behram diye çağırırlar. Ancak nüfus kaydında adı Muharrem Ergin-’dir.
Ergin ailesi 11 çocuklu kalabalık bir ailedir. Babası Haydar’ın ilk eşi Zöhre’den İbrahim, Mah-yıldız, Celîl, Kamil ve Enver adlı beş çocuğu olmuştur. İbrahim ve kız kardeşi Mahyıldız ailenin Gürcistan’da kalan tarafında yaşadılar. İbrahim Veteriner Profesör oldu. İbrahim ağabeyi ve Mahvılchz ablası vefat etmişlerdir.
Annesi Naime’nin ilk eşi Ali’den Bahri ve Mihriban adlı iki çocuğu vardı. Sonra babası Haydar ile annesi Naime evlendiler ve bu evlilikten de Bahri, Yıldız, Muharrem ve Fahrettin doğdu.
Muharrem Ergin ilk tahsilini Bulanık îlk Okulu’nda yapmıştır. İlk okulu bitirince en yakın yer olan Muş vilâyeti merkezinde orta okul açılmış, böylece Muharrem Ergin orta tahsiline devam etmek fırsatını bulmuştur. Orta okul sıralarında bu sefer lise ihtiyacı hasıl olmuş, Muharrem Ergin bu ihtiyacını da devlet parasız yatılı sınavına girerek karşılamıştır. Sınavı kazanan Muharrem Ergin kendisini Balıkesir Lisesi’nde bulmuştur.
İlk ve orta okulda çok parlak bir öğrencilik hayatı olan Muharrem Ergin Balıkesir Lisesi’nde de kendisini göstermiş ve o zamanlar Millî Eğitim Bakanlığı tarafından bütün Türkiye ölçüsünde hazırlanan İftihar Listesi kitabına girmiştir.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydolan Ergin, Reşid Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, İsmail Hikmet Ertaylan, Ali Nihat Tarlan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mecdut Mansuroğlu, Janos Eckmann, Ahmet Ateş, Abdülkadir Karahan, Mehmet Kaplan gibi hocaların öğretiminde başarılı bir yüksek tahsil hayatı sürdürerek 1946-1947 ders yılında mezun oldu. Bir yıl kadar Boğaziçi Lisesi’nde Türkçe öğretmenliği yaptı. 1950 yılında açılan asistanlık sınavını kazanarak Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne asistan oldu.
Muharrem Ergin Türk Dili Kürsüsü’nde Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat’ın asistanı olarak o sıralarda Vatikan Kütüphanesinde ikinci yazması bulunan Dede Korkut Destanları’nın karşılaştırmalı metni üzerinde doktora çalışmasına başladı. Doktora tezini 1954 yılında tamamladı. İki yıllık askerlik görevinden sonra da doçentlik çalışması olarak Dede Korkut Destanlarının hazırlamış olduğu karşılaştırmalı metninin gramerini ve sözlüğünü hazırladı ve bu çalışması ile 1962 yılında doçent unvanını aldı.
1964 yılının sonlarında Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat vefat edince Doçent Dr. Muharrem Ergin Eski Türk Dili Kürsüsü’nün başkanı oldu ve bu görevi yaş haddinden emekli olduğu Temmuz 1990′a kadar devam etti.
1964 yılında Özden Ergin ile evlendi. 1965 yılında Ergin çiftinin tek çocukları olan Çağrı dünyaya geldi. Muharrem Ergin 1971 yılında profesörlüğe yükseltildi. Profesörlüğe yükseltilirken biri Orhun Âbideleri diğeri Azeri Türkçesi adlı iki profesörlük takdim tezi sundu.
1986 yılından Temmuz 1990′a kadar Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün başkanlığını da yürüten Ergin başarılı ve parlak bir akademik hayat geçirmiştir. Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın, Boğaziçi Yayın-evi’nin, Aydınlar Ocağı’nın ve Milletler Arası Türkoloji Kongresi’nin üstün hizmet ve şeref armağanları ile taltif edilmiştir.
Prof. Dr. Muharrem Ergin Türkçeyi çok iyi konuşan bir hatiptir. Vurgulaması, tonlaması ve telaffuzu çok iyidir. Muharrem Ergin eser vermiş olan velud bir hocadır. Eserleri Türk dilinin ve kültürünün çeşitli sahalarına aittir. Başta meslekî eserleri gelir.
Meslekî eserlerinin en önde geleni Türk Dil Bilgisi adlı kitabıdır. İlk baskısı 1958 yılında Edebiyat Fakültesi yayınları arasında yapılan bu eserin genişletilmiş ikinci baskısı 1962 yılında yapıldı. Bu ikinci baskıdan yapılan üçüncü baskı ise özellikle SSCB’ye bağlı doğu bloku hocalarının ihtiyaçları için Bulgaristan’da Sofya’da 1967′de “Narodna Prosveta” olarak yayımlanan baskıdır. Yine genişletilen eserin 1972 yılında dördüncü baskısı yapılmıştır.
Türk Dil Bilgisi üniversitelerde yazılan ve okutulan ilk Türk Dil Bilgisi’dir. Bu güne kadar Türkiye üniversitelerinin tümünde okutulan temel kitap olarak 1997 yılına kadar 20′nin üzerinde yayımlanmıştır. Ergin’in bu eseri çeşitli ölçü ve hacimlerde Eğitim Enstitüleri, Yüksek Okullar ve Temel Bilimler Fakülteleri için yine Türk Dil Bilgisi başlığı ile, Lise 1 ve II için Türk Dili başlığı ile, Yaygın Yüksek Öğretim’in kuruluşundan sonra Türkiye Üniversiteleri’nin her bölümünün öğrencilerinin okumaları için Üniversiteler İçin Türk Dili başlığı ile, yayımlanmıştır. Bu sonuncusunun 8. baskısı yapılmıştır.
Ergin’in ikinci meslekî eseri Osmanlıca Dersleri adlı ders kitabıdır. Eski yazının veOsmanlıcanın üniversitelerde kapısını açan ve mükemmel bir antolojisi de olan Osmanlıca Dersleri, ilk baskısı 1958 yılında olan ve bu güne kadar 8 baskısı yapılan orijinal bir eserdir.
Muharrem Ergin‘in ilmî araştırmaları ise Türk dilinin çeşitli saha ve devrelerini inceleyen eserler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Eski Türkçe sahasında hazırladığı eseri Orhun Âbideleri adını taşır. 1970′te 100 Temel Eser serisinde ilk baskısı yapılan bu kitapta Köl Tigin, Bilge Kağanve Tonyukuk yazıtlarının metinleri, tercümeleri, sözlüğü ve tıpkıbasımları yer almaktadır. 27 yıldan beri üniversitelerde ders kitabı olarak da okutulan bu eserin 20 baskısı yapılmıştır.
Çağatay Türkçesi sahasında hazırladığı eseri Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terâkime adlı eseridir. Bu eser Tercüman 1001 Temel Eser serisinin 33. kitabı olarak 1974 yılında Türklerin Soy Kütüğü başlığı ile yayımlanmıştır.
Azeri Türkçesi sahasındaki ilk eseri Şehriyâr’ın Haydar Baha’ya Selâm I-IIadlı iki şiirinin esas alınarak Şehriyâr’a yapılan nazireler ile birlikte Şehriyâr’ın şiirlerinin dil özelliklerinin gösterildiği Azeri Türkçesi adlı kitabıdır. İlk (1971) ve ikinci (1981) baskısı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayınları arasında yapılan bu eserin üçüncü baskısı 1986′da Ebru Yayınevi tarafından yapılmıştır. Bu sahada hazırladığı diğer eseri de İstanbul Edebiyat Fakültesi yayınları arasında yayımlanan Kadı Burhaneddin Divanı‘nın transkripsiyonlu metnidir.
Türkiye Türkçesi sahasında hazırladığı eseri Dede Korkut Kitabı’dır. Ergin Dede Korkut destanlarının karşılaştırmalı metni ile indeksini doktora tezi olarak, gramerini ise doçentlik tezi olarak hazırlamış ve bu eserlerin ilk baskıları Türk Dil Kurumu Yayınları arasında 1958 ve 1963 yıllarında yayımlanmıştır.
Muharrem Ergin hocalığının dışında bir düşünür, bir fikir adamıdır. Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri adlı dört baskısı yapılan eseri Ziya Gökalp‘ten sonra bu sahada yazılmış en muhteşem eserdir.
Ergin’in diğer fikir eserleri arasında Sovyet Emperyalizmi, Balkanlar ve Türkiye (İstanbul 1974) ve Türkiye’yi Bu Güne Getiren Tarihi Seyir (Ankara, 1986) adlı eserlerini zikredebiliriz.
Onun gözlerden uzak kalan bir büyük eseri de 1945 ile 1988 yılları arasında yazdığı 200′den fazla ilmî ve siyasî makaledir. Çeşitli dergiler ile Orta Doğu gazetesindeki yorumları Milliyetçiler Korkmayınız, Birleşiniz (Ankara 1976) adı ile yayımlanmıştır.
Ergin’in ilmî yorumları genellikle üniversite dergileri dışında Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün aylık organı olan Türk Kültürü dergisinde görülür. İlim politikasını genellikle Aydınlar Ocağı’ndaki çalışmalarında yapmış, siyasî yorumlarını ise Orta Doğu gazetesinde yayımlamıştır.
45 yılı aşan ilim hayatında bir çok üniversite hocası yetiştiren Ergin’in büyük bir hizmeti de Türkiye liselerindeki dil ve edebiyat öğretmenleridir. Bu gruba onun yazı, konferans, panel, seminer, sempozyum, kollokyum ve kongrelerdeki görüşlerinden faydalanan, başka bir söyleyişle Muharrem Ergin pınarından doyasıya, kana kana bilgi içen her yaştaki bir milliyetçiler ordusunu da ilâve etmek gerekiyor.
Ergin Türk milliyetçisi, Türk kültürcüsüdür. Türklüğü daima bölünmez bir bütün olarak görmüştür. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün kuruluşunda ve gelişmesinde büyük emeği geçmiştir. Ergin teşkilatçıdır, yönlendiricidir, idarecidir, liderdir. Bulunduğu grupta derhal fark edilen bir şahsiyete, müthiş bir ikna kabiliyetine sahiptir. Demirel hükümetine 100 Temel Eser serisini kabul ettiren kişilerin başında gelir. Zaten 100 Temel Eser serisi Ergin’in Dede Korkut hikayelerinin Türkiye Türkçesi tercümesi cildi ile başlamıştır.
Yine onun Türk Mûsikisi Devlet Konservatuarının kuruluşunda devrin siyasî ekibine yaptığı olumlu telkinler ile bu müstesna müessese Türk milletine kazandırılmıştır.
Ergin Milletler Arası ve Millî kongreleri, kollokyumları ile Türkoloji ilminin bir ilim disiplini olarak Türkiye’de ve dünyada tanınmasında çok gayret göstermiş, bu müesseseler onun Genel Sekreterliği zamanında kökleşmiş ve gelenekleşmiştir.
Muharrem Ergin 6 Ocak 1995 Cuma günü öğleden sonra dört civarında evinde vefat etti. 9 Ocak 1995 Pazartesi günü saat 11.00′de İstanbul Üniversitesi Merkez Binası’nda akademik tören yapıldı ve Muharrem Ergin’in eller üzerinde Beyazıt Camii’ne taşınan cenazesi kılınan öğle namazından sonra Hasdal Mezarlığında toprağa verildi.







Prof Dr. Zeynep Korkmaz 
(1922 - )



Hayatı(Kendi kaleminden)

5 Temmuz 1922 tarihinde Yusuf Hüsnü (Dengi) ile Şefika Dengi’nin üçüncü çocukları olarak Nevşehir’de doğmuşum.
Babam Yusuf Hüsnü, Konya ve İstanbul medreselerinde öğrenim gördükten sonra İzmir-Urla, Karaburun ve Turgutlu yörelerinde üzüm, incir ticareti ile uğraşan, İstiklal Savaşı yıllarında da Nevşehir’de bir süre öğretmenlik yapan bir kimsedir. Ben ailemin “tekne kazıntısı” diye adlandırdığı son çocuğu olduğum için, rahmetli ablam Naciye Dörkol ile aramızda 20 yaş, ağabeyim Kemal Dengi ile de 16 yaş fark vardır. Ailem köken itibarıyla ana ve baba tarafından büyük dedelerimizin XVIII. yüzyıl başlarında Toroslardan göç ederek Nevşehir’de yerleşen bir Türkmen ailesine dayanır. Nevşehir’de oturdukları yer de Türkmen mahallesidir.
Benim yaşam çizgimde ve öğrenim hayatımda başlıca üç dönem vardır. Bunlar 1-6 yaşları arasında Nevşehir’de, 7-18 yaşları arasında Urla ve İzmir’de, 18 yaşından günümüze kadar da Ankara’da geçen dönemlerdir. Bu dönemleri daha doğrusu öğrenimde geçen yıllarımı şöylece özetleyebilirim:
1929-1934 yılları arasında Urla Birinci İlkokul öğrenciliği, 1934-1940 arası İzmir Kız Lisesinde ortaokul ve lise öğrenciliği, 1940-1944 arasında Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde üniversite öğrenciliği 1945’ten başlayarak da akademik yaşamda geçen yıllar.
İlkokuldan üniversiteyi bitirinceye kadar geçen yıllar benim öğrenim hayatımın çok başarılı yılları olduğu için, fakülteyi bitirdikten sonra, yakın ilgi duyduğum akademik yaşama adım attım. Daha fakülte öğrenciliğim sırasında hocalarımın teşviki ile Yücel ve Ülkü dergilerinde “Gençliğin Düşünceleri”, “Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Fikir Cephesi”, Süleyman Kazmaz’ın Seninle adlı romanın değerlendirmesi, “Balıkesir’in Dursunbey İlçesinde Sohbet Baranası” gibi bazı yazılarım yayımlanmıştır.
Rahmetli hocam İbrahim Necmi Dilmen’in isteği üzerine yayımladığım Tanzimat Edebiyatı Ders Notları da bunlar arasındadır. Ama benim asıl amacım bilimsel çalışmalara adım atmaktı. Bu isteğim gerçekleşti ve 1 Ocak 1945 tarihinde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne ilmî yardımcılık görevi ile atandım. Daha o yıllarda Fakültede boş asistanlık kadrosu bulunmadığı, ben de Fakülteyi burslu bitirdiğim için, bugün kendilerini rahmetle andığım Prof. Necmettin Halil Onan, Prof. Dr. Saadet Çağatay, Prof. Dr. Abdülkâdir İnan gibi değerli hocalarım benim için bu yolu uygun bulmuşlardı. Daha sonra Fakülteye birkaç asistanlık kadrosu verilince, 1948 yılında açılan asistanlık sınavını kazanarak 16.12.1948 tarihinde Türk Dili asistanlığına atandım.
16 Ocak 1949 tarihinde Ankara Devlet Konservatuvarında tarih öğretmeni ve müdür yardımcısı olan rahmetli eşim Mehmet Korkmaz’la evlendim.
1950 yılının sonuna doğru, Güneybatı Anadolu ağızlarından derlediğim metinlere dayanarak hazırladığım Güney-Batı Anadolu Ağızları: Ses Bilgisi (Phonetique) adlı doktora tezi ve 30.12.1950 tarihindeki tez savunmam ile bana (pekiyi) derece ile “edebiyat doktoru” unvanı verildi.
Akademik hayatımın bundan sonraki yılları da dolu dolu ve başarılı geçmiştir. Verdiğim doçentlik sınavları, birinci, ikinci dil sınavları doçentlik ve profesörlük tezleri ile 12.11.1957 tarihinde doçentliğe, Şubat 1964 yılı başında da Üniversite Senatosunun ve daha üst makamların onayından geçen profesörlüğe yükseltildim.
1954 yılı başında Fakülte kontenjanı ile Almanya’ya gönderildim. Hamburg Üniversitesine bağlı Institut für Kultur und Sprache der Vorderen-Orients’te ünlü Türkolog Prof. Dr. A. von Gabain ile ünlü Altaist Prof. Dr. Omeljan Pritsak’ın yanında misafir asistan olarak çalıştım. Genel Fonetikçi Prof. Dr. von Essen’in derslerine devam ettim. 1955 yılı Temmuzunda yurda döndüm. Daha sonra 1965-1966 yıllarında bir süre de Avrupa kitaplıklarındaki yazma eserler üzerinde araştırma yapmak için British Council bursu ile İngiltere’ye, Alexander von Humboldt Vakfı’nınverdiği araştırma bursu ile de Almanya’ya gittim.
Akademik yaşamımın içinde yer alan başlıca resmî ve idari görevlerim şunlardır:
1957-1963 yılları arasında iki kez Fakülte Profesörler Kurulunda “Doçent Temsilciliği”; 1958-1960, 1966-1968, 1972-1974 yılları arasında Fakülte Yönetim Kurulu üyeliği; 1974-1978 yılları arasında Ankara Üniversitesi Senatörlüğü; 1971-1983 yılları arasında ek görevle Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ile aynı Üniversitenin Mezuniyet Sonrası Fakültesinde yüksek lisans ve doktora dersleri verme; 1974-1981 yılları arasında Kültür Bakanlığı Kültür ve İhtisas Komisyonu üyelikleri ve bir süre Millî Kültür dergisi redaktörlüğü;
1981-1983 yılları arasında Ankara Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı Türk Dili Bölümü Başkanlığı ile Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalı Başkanlığı, Eylül 1983-1987, 1987-15 Mayıs 1990 tarihleri arasında Yüksek Öğretim Kurulu üyeliği; 5 Ocak 1989-15 Mayıs 1990 tarihleri arasında YÖK Başkan Vekilliği. Bundan sonra yaş sınırından emeklilik ve emeklilikten sonra yine YÖK’te 15 Mayıs 1992’ye kadar Başkan Danışmanlığı.
1 Ocak 1991 tarihinden başlayarak iki yıl süre ile Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde sözleşmeli profesörlük.
1941-1980, 1983-2002 yılları arasında Türk Dil Kurumu asli üyeliği; Yönetim Kurulu, Bilim Kurulu üyelikleri, 1983’ten başlayarak Gramer Bilim ve Uygulama Kolu ve Yürütme Kurulu Başkanlığı ile 1997 yılında başlayan Türkiye Türkçesi ve Tarihî Devirler Yazı Dilleri Gramerleri Projesi Başkanlığı, TDK Atatürk ve Türk Dili Çalışma Grubu Başkanlığı ile öteki bazı çalışma grupları üyelikleri. Bunlara yerli ve yabancı öteki bazı bilim kurum ve kuruluşlarındaki üyeliklerim de eklenebilir.
Ortak yaşamımız boyunca kendisine çok şey borçlu olduğum eşim Mehmet Korkmaz’ı 1984 yılında kaybettim.
1950 ve 1957 doğumlu Gültekin ve İltekin adlı iki oğlum, Ender Burak ve Ceylân Zeynep adlı iki torunum vardır. Oğullarım 1983 yılından beri mesleklerini Amerika Birleşik Devletleri’nde yürütmektedirler.





Prof. Dr. Osman Nedim Tuna
(1923 - 1995)

(Hayatı)



1 Ocak 1923′te Düzce’de doğdu. İstanbul Kabataş Erkek Lisesi Fen kolundan mezun oldu (1941). 1941 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Mühendisliği bölümüne girdi. Bu bölümde öğrenim gördüğü yıllarda, Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünde Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat’ın bir dersini dinledi. O ders kendisini çok etkiledi ve Türkoloji öğrenimi görmeye karar verdi. 1950 yılında Mukayeseli Türk Dili alanında “Orhon Yazıtlarının İmla Kaideleri ve Fonolojisi”; (XVII+459 s.) adlı tezini savunarak Türkoloji bölümünden diplomasını aldı.
1952′de askerliğini yaptı. 1953′ten 1959′a kadar Bayındırlık ve Sanayi Bakanlıklarında devlet hizmetinde bulundu. 1959-1961′de Türk Dil Kurumu’nda uzman, 1961- 1962′de üç kurucudan biri ve ilk as başkan sıfatı Ue Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nde çalıştı.
1962-1968′de Amerika’da University of Washington’da (Seattle; Wash.) Nicholas N. Poppe idaresinde Türkoloji, Mongolistik, Altayistik, Lengüistik alanlarında doktorasını tamamladı ve Ph. D. unvanını aldı. Tezi, Studies on Nahjul-Faradis: A Methodfor Turkic Historical Dialectology (3+V+444 s.)’dir. 1963-1969 yıllarında aynı yerde müstakillen Türkoloji programının bütün derslerini verdi. 1969′dan 1976′ya kadar University of Pennsylvania (Philadelphia, PA.)’da kendisinin kurup geliştirdiği Türkoloji bölümünde lisans, lisans üstü, doktora dersleri verdi ve iki Türkoloji doktoru yetiştirdi.

1982′de Türkiye’ye döndü ve gönüllü olarak İnönü Üniversitesi’ne (Malatya) katılarak Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’nü kurdu. 15.11.1984′te doçent oldu; aynı yıl Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu üyeliğine, 1987′de Türkoloji Uygulama Kolu Başkanlığına seçildi, 29.12.1989′da Profesör unvanını aldı. 31.12.1989′da İnönü Üniversitesi’nden emekli oldu. Bu tarihten 1991 eğitim-öğretim yılı sonuna kadar İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde ücretli Öğretim Üyesi olarak çalışmalarını sürdürdü.
Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’nü kurduktan sonra Aralık 1983′ten Ekim 1984′e kadar ve Nisan 1987′den Aralık 1989′a kadar Bölüm Başkanlığı yapmış, bu görevinin yanı sıra değişik tarihlerde Eğitim Fakültesi Dekan Yardımcılığı, Fakülte Yönetim Kurulu Üyeliği, İnönü Üniversitesi Senatosu’nda Fakülte Temsilciliği, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yönetim ve Kurul Üyeliği görevlerini de yürütmüştür. Türk Dil Kurumu’nca düzenlenen 3. Uluslar Arası Türk Dili Kurultayı’nda Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi İle Türk Dili’nin Yaşı Meselesi adlı kitabı için kendisine ‘Türk Dili’ne Üstün Hizmet Ödülü ve Onurluk’u verilmiştir.
06.10.1993 ile 01.01.1995 arasında Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün kurucusu oldu ve bölüm başkanlığını yürüttü. Yeni kurulan üniversitelerde, emeklilik yaşının 72′ye çıkartılmasından faydalanarak Sakarya Üniversitesi’nde çalışan O. Nedim Tuna, Ocak 1995′te tekrar emekli oldu. Bu yıldan 1997 yılının Haziran ayına kadar aynı üniversitede ücretli Öğretim Üyesi olarak çalıştı.

1997 yılının Haziran ayında İstanbul’da Kadıköy’deki evinde sabaha karşı beyin kanaması geçirerek kısmi felç oldu. Bir ay kadar yoğun bakımda kaldıktan sonra 22 Temmuz 1997′de özel bir uçakla Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderildi. Vefat ettiği tarihe kadar evinde hemşire gözetiminde ailesi tarafından tedavisine devam edildi. 17 Temmuz 2001 Salı günü Türkiye saati ile 14.10′da kontrol için yatırıldığı hastanede vefat etti. ABD’de toprağa verildi.
Prof. Dr. Osman Nedim Tuna evli ve üç kız çocuğu sahibi idi.

Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, yazdığı eserlerle önemli bir görevi yerine getirmiştir.Ancak, Türklük ve Türklük bilimi için yaptığı en önemli hizmetin, “öğrenci yetiştirmek” olduğunu düşünürdü. Hocanın yanında çalışma fırsatı bulanlar, bir bilim adamının titizliğini, yılmazlığını, sabrını bizzat görmüş oldu. Osman Nedim Tuna’yı yakından tanıyanlar ise, “adil insan”ın, “adaletli davranma”nın ne olduğunu Osman Nedim Tuna’nın şahsında bizzat görmenin lezzetini yaşadı.





Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun 
(1943 - )



Hayatı

1943 yılında İzmir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimimi İzmir’de tamamladı. 1963′te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girdi. 1967′de Atatürk üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’ne asisitan olarak girdi. Kars’tan derlediği metinlere dayanarak hazırladığı “Kars İli Ağızları - Ses Bilgisi” adlı teziyle 1971′de “doktor” ünvanını aldı.
1976 Haziran’ı ile 1977 Ağustos’u arasında Amerika Birleşik Devletleri’nin Seattle şehrinde Üniversity of Washington’da misafir araştırıcı olarak bulundu. 1979 yılında “Kutadgu Bilig’de Fiil” adlı teziyle doçent oldu.1983′te ek görevli Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün başkanlığına getirildi. 1986′da Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Faktültesi’ne profesör olarak tayin edildi ve bu fakültenin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kurdu.
1992′de Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü kurulunca bu bölümün başkanlığına getirildi. Hacettepe Üniversitesi’nde Yeni Türk Edebiyatı profesörü olarak görev yapan Bilge Ercilasun’la evlidir; iki çocuğu vardır. Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un Türk dili, edebiyatı, Çağdaş Türk Lehçe ve şiveleri konusunda pek çok eseri ve kalesi bulunmaktadır.



Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya
(Hayatı)



Osman Fikri Sertkaya 11 Ağustos 1946’da Adana’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi T’ürk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden (1964-1968) mezun oldu. 1970’te
Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Eski Türk Dili Anabilim Dalına intisap etti. 1975 yılında Türk Hava Kuvvetlerinde askerlik görevini yaptı.

1976’da “Pek iyi” derece ile “Dr. phil,” unvanını aldı. Haziran 1982’de “Yardımcı Doçent Doktor” unvanı ile “Öğretim Üyesi” olarak atandı. Ekim 1989’da “Doçent Doktor” unvanını aldı. Ağustos 1996’da profesörlüğe yükseltildi.
Alexander Von Humbolt Vakfı Araştırma Bursu ile Haziran 1977-Şubat 1979 tarihleri arasında; Almanya’da Ruhr Üniversitesi/Bochum (Abteilung für Geschichtswissen-schaft ile
Sprachwissensschaftliches Institut)’da, Justus-Liebig Üniversitesi/Giessen (Seminar für Sprachen und Kulturen Nordafrikas)’de, Bonn Üniversitesi (Seminar für Sprach-und Kulturwissenschaft)’nde, Göttingen Üniversitesi (Seminar für Turkologie und Altaistik)’nde Batı Berlin (Staatsbibliothek Preussischer Kulturbesitz, Oriental Abtcilung)’de, Doğu Berlin İlimler Akademisi (Zentral.Institut für Alte Geschihchte und Archaeologie, Bereich Alter Orient)’nde, İngiltere’de, Manchester (Üniversitesi’nde ve John Rylands Kütüphanesi’nde, Londra Üniversitesi (School of Oriental and African Studies)’nde ve British Library (Department of Oricntal Manuscript)’de, Fransa’da (Bibliothèque Nationale)’de Köktürk, Uygur, Karahanlı, Kıpçak, Çağatay ve Osmanlı yazma ve basmaları üzerinde Türk dili araştırmaları yaptı.
1982-1983 yılları arasında Almanya’da Justus Liebig Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü (Institut für Orientalistik)’nde “Lektor für Turkisch [Türkçe Lektörü]”olarak çalıştı.

1986 yılının yazında, üç ay, tekrar Alexander von Humbolt Vakfı’nın bursiyeri olarak Justus Liebig Üniversitesi (Giessen)’nde “Uygur Tıp Metinleri” konulu bir araştırma yaptı.

Anayasanın 134. maddesi gereği 2876 sayılı kanunla yeniden yapılanan Türk Dil Kurumu’nda başta “Yürütme Kurulu” üyeliği olmak üzere çeşitli görevler aldı.

1987-1990 yılları arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı “Kaynak Eserler Yayın ve İstişare Kurulu” ve “1000 Temel Eser Yayın ve İstişare Kurulu” üyeliklerinde bulundu.
Osman Fikri Sertkaya’nın geçen 40 yıl içerisinde Türkoloji biliminin yurt içinde ve dışında yayılması ve milletlerarası ilim dünyasında yerini alması için yapmış olduğu çalışmalar arasında kısaca şunlar zikredilebilir: 1973-1999 yılları arasında yedisi Milletlerarası ve onu Millî olmak üzere on yedi Türkoloji Kongresi’nin Sekreter Yardımcısı (1973-1982), Genel Sekreteri (1983-1988) ve Başkanı (1997-1999);
Yorum Gönder

Popüler Yayınlar