HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI / S.Burhanettin AKBAŞ

Hastane önünde incir ağacı
Annem ağacı. 
Doktor bulamadı buna ilâcı
Annem ilâcı. 
Hastane, doktor, ilaç, dert, derman… Allah, doktora muhtaç etmesin diyen ak sakallı adam, sözlerini onlarsız da bırakmasın diye devam ettiriyor. Yılların hikayesidir bu. Dinle dinleyebildiğin kadar. 
İnsanımız, güler yüzü, sevgiyi, ilgiyi unutalı yıllar olmuş. Dertlere derman dağıtan şehirlerimiz ve büyük hastanelerimiz olmuş ama manzara hep aynı, hep aynı. İnsanlar aynı, türküler aynı, muamele aynı. Şükretmek için yaratılmış insanımız, derdi veren 0, dermanını da verir elbet diyerek çıkmış yollara. Kimi Adana’dan, kimi Niğde’den, kimi Nevşehir’den, kimi Sivas’tan… Önce tanıdık birileri aranıyor. Yol yordam bilecek, gösterecek, onlara yardımcı olacak “aslan hemşehriler” gerekiyor. Hastalık bir dert, refakatçi olmak bir dert, şehirde kalmak bir başka dert… Seni bağrına basacak hemşehrilerin varsa, sana gülümseyecek, seni Çanakkale’de, Yemen’de, Kafkasya’da savaşmış bir neslin torunu sayacak doktorların, hemşirelerin varsa ne mutlu sana. Ya yoksa… Ya garibin biriysen… Doktora verecek “bıçak parası” denen paracıklara sahip değilsen… Borç alacak konu komşun yoksa, şehirde başını sokacak bir akraban yoksa ne olacak? Hakikaten ne olacak?
Hastanenin her gün sulanan yemyeşil bahçesine kurulan horanta denebilecek bir aile, orada başları yanlarına düşmüş yemek yemeye çalışıyor. 


-Hemşerim, burada yemek yemek yasak! Bahçeyi hemen terk edin!
Boğazlara tıkanan lokmalar, toplanan gazete kağıtları… 
-Vay hemşerim, Alamanya falan değil, kendi vatanımdayım. Ne olurdu şurada iki lokma yeseydik.
Dolan boşalan hastaneler, dolan boşalan hastaneler… Yarabbi, bu doktorlara, hemşirelere Allah yardım etsin diyecek kadar fazilet örneği sergileyen insanımız. Evet, hastanelerimiz doluyor, boşalıyor. Yer yok. Ameliyathanelerde sıra var, boş gün yok. 

Baş tabip geliyor zehirden acı
Annem vay acı. 
Garip kaldım yüreğime dert oldu
Annem dert oldu.

Ellerin vatanı bana yurt oldu
Annem yurt oldu.
Mezarımı kazın bayıra düze
Annem vay düze.

Yönünü çevirin sıladan yüze
Annem vay yüze.
Benden selâm söylen sevdiğinize
Sevdiğinize. 

Hastane demek para demek… Eskiden sigortan var mı diye soruyorlardı, artık sigorta da bir şeye yaramıyor. 
-Niye?
-Her şeyi bizden istiyorlar gardaşım, sigorta ödemiyor ki… İki buçuk milyar oldu ödeyeceğimiz para, nereden bulsak, kimden alsak.
-Bak gardaşım, işte hastalık var, sayrılık var diyeceksin, kara gün için koyacaksın bir köşeye paranı.
-İşte koyamadık, umar bitmedi ki…
Bu konuşmalar böyle sürer gider… Hastane önünde keşke sadece incir ağacı olsaydı. Hastane önünde bir büyük dert ağacı durur. Ölen ölür, kalan sağlarsa şükürlerle dolu bir hayatta “bu son olsun” diyerek ayrılır hastaneden. Trafik kazası, iş kazası, iç hastalıklar, dış hastalıklar, beyin cerrahi, kaynana derdi, gariplik, yoksulluk, hepsi hastanenin ağacına asılı kalır.

Başına koysun kareler bağlasın
Annem bağlasın. 
Gurbet elde kaldım diye ağlasın
Annem ağlasın.
Gurbetlik zor… Gariplik zor… Umar bekler gönül, umduğun gelmez. Zor günlerin adamları bir bir seçilir. 
-Eskiden olsa ölür giderdik, şükür ki şimdi ulaşım kolay, doktor elimizin altında…
-İyi de şimdi de başka dertler var. 
- Dert bitmez ki kardeşim, biz millet olarak dert ile doğmuşuz, dert ile büyümüşüz.
Dertli milletin sesi olan türkülerimiz, Yozgat’ın Akdağ Madeni’nden yükselir, hem de Nida Tüfekçi’nin sazıyla sözüyle… “Hastane önünde incir ağacı” diyerek. Hastane önünde keşke sadece incir ağacı olsaydı. Keşke … Annelere bu kadar yük yeter, anneler ağlamasa keşke... Keşke...
Yorum Gönder

Popüler Yayınlar